Çarlar kenti

Çok değil, 300 yıllık tarihine çok şey sığdırdı Saint Petersburg, Çar Petro'nun bataklıkları üzerinde yükselttiği bu ihtişamlı sanat mabedi, hala ilk günkü kadar mağrur.

Yazı Türkan Doğan

İnanması güç olsa da bugünün görkemli 'u (St. Petersburg), bir zamanlar koca bir bataklık alanıydı. Her şey, 'büyük' lakaplı Çar I. Petro'nun (Bizde 'Deli' Petro olarak biliniyor.) 1703 yılının ılık bir bahar gününde, Avrupa'dakilere benzeyen bir şehir yaratmak istemesiyle başladı. Bu, aynı zamanda Rus İmparatorluğu'nu Batı seviyesine taşıma hareketinin de bir parçasıydı. Adını Çar Petro'dan alacak olan kent, Neva Nehri'nin Baltık Denizi'ne döküldüğü yerde kurulacak ve 44 ada üzerinde 300'den fazla köprüyle birbirine bağlanacaktı.

İmparatorluk'taki dönüşümü temsil eden bu yeni kentin yoktan var edilmesi pek kolay olmadı. Neva Nehri'nin büyük bir bataklık olan deltasına çakılan kazıklar üzerinde yükselecek kentin ilk başta, İmparatorluk'taki diğer kentler gibi ahşap olması planlandı. Ancak çıkan yangınlar; bu fikirden vazgeçilmesini sağlayacak ve kurulacak yeni kentin kâgir olmasına karar verilecekti. Ancak o dönemin koşullarında bir bataklığın üzerine, sıfırdan kâgir bir kent kurgulamak, taş bulmak ya da işgücü yaratmak kolay değildi. Bu nedenle St. Petersburg'u inşa edebilmek için öncelikle İmparatorluk'un herhangi bir yerinde taş bina yapılması yasaklandı. Geniş Rus İmparatorluğu'nun dört bir yanındaki taş ustaları St. Petersburg'u kurmak için bir araya gelirken limana yaklaşan bütün gemilere taş getirme zorunluluğu konuldu. Yeni bir gelecek arayanlar, kenti tasarlayan mimar ve mühendisler, taş talebini karşılayan esnaf ve tüccarlar… Herkes St. Petersburg'daydı. Ancak en zoru hendeklerin kazılması ve bataklıktaki çamurun tahliyesi oldu. Her yıl 30 bin serf ve 40 bin İsveçli savaş esiri (1700-1721 yılları arasında İsveç İmparatorluğu ile Rusya, Danimarka ve Polonyo ittifakının Baltık Denizi kıyıları için yaptığı 'Büyük Kuzey Savaşı'nda İsveç yenildi. Binlerce İsveçli asker esir düştü.) zorla Petersburg'un inşaasında çalıştırıldı. Ve en az 100 bin serf ve savaş esiri, bataklıklarda can verdi. Sağ çıkabilenler ise ölümle burun buruna çalışmalarının karşılığında özgür kaldı ve kurulan bu yeni kentte kendilerine ait küçük bir toprağın sahibi oldu.

Bataklıkların üzerinde yükselen yeni kent kurgulanırken kanallarıyla Çar'ın aklında yer eden Amsterdam örnek alındı. Petro, büyük bir İmparatorluk olmanın yolunun denizlerden geçtiğini biliyor ve geniş bir donanmanın hayalini kuruyordu. Gençliğinde Batı'ya yaptığı seyahatlerde Amsterdam'da gemi yapımında bizzat çalışmış ve bataklıkların üzerine hayal ettiği kenti; St. Petersburg'u kurmuştu. 1712'ye gelindiğinde ise Çar, şehre, 'Peter'in Kenti' anlamına gelen ve şehrin azizinin adıyla birleştirilen ismiyle 'Sankt Pieter Burkh (St. Peterburg) adını verdi ve St. Petersburg'u yeni başkent ilan etti. Peter, aristokrasi sınıfını Baltık Denizi kıyısında kurulan yeni merkeze davet ediyordu.

Keskin soğuğun içinize işlediği Petersburg'un önemini tarif etmek zor. Puşkin, bu puslu göğün altında yürüyerek düelloda ölüme gitti. Gogol, Rus edebiyatının kaderini değiştirecek Petersburg Öyküleri'ni bu kentte bizlere armağan etti. "Dünyanın en muhteşem şehri." diye St. Petersburg'u tarif eden Dostoyevski ise Suç ve Ceza'da Raskolnikov'u bu sokaklarda dolaştırdı. Ve Savaş ve Barış… Tolstoy, Moskova ile St. Petersburg aristokrasisinin gündelik yaşantısını bu epik destanda anlattı.

Üç yüzyıllık bir tarihi olsa da St. Petersburg'un dramatik bir geçmişi var. Savaşı gördü, kuşatıldı ve bombardımanlarla yerle bir edilmek istendi. 900 günlük Nazi işgalinde iki milyon kişi sokaklarda açlıktan can verdi.

1917 yılında, Ekim Devrimi başladığında ise Saint Petersburg tekrar başkentlik görevini Moskova'ya iade etti. Birinci Dünya Savaşı yıllarında ismi önce Petrograd oldu. Lenin'in ölümünün ardından ise 1924 yılında Leningrad ismini aldı. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilerin kuşatmasında bile ayakta kalmayı başardı. Kentin direnişi 'Leningrad Senfonisi' olarak hâlâ kulaklarımızda. Rus destanının bu etkileyici senfonisi kuşatmada itfaiyecilik yaparak direnen Şostakoviç'in notalarından döküldü.

Saint Petersburg, Sovyet sonrası dönemde tekrar eski ismini aldı. Bugün, Moskova'dan sonra ülkenin en büyük ikinci kenti konumunda. UNESCO'nun 'Dünya Kültürel Mirası Listesi'ndeki kent, tarihi zenginlikleri ile bir hayal şehri. Bir de güzelliğini perçinleyen 'Beyaz Geceler'i var ki bu, Saint Petersburg'u yeryüzünün birkaç büyülü kentinden biri yapıyor.

GÖRMEDEN DÖNME

Kentin kalbi konumundaki ana cadde Nevski Prospekt mutlaka görülmesi gerekenler arasında. Dökülen Kan Kilisesi'nden Kazan Katedrali'ne kadar pek çok önemli yapı burada. Caddenin sonunda ise sizi Aziz Isaac Meydanı karşılıyor.

'Kuzey'in Venedik'i' olarak bilinen Petersburg'da, şehri kanalların üzerinde, bir gezi teknesinde görmek oldukça etkileyici. Hermitaj Müzesi'nin denize yakın kıyısından başlayan bir tekne turunu tercih ettiğinizde önemli yapıları denizden görme imkânı yakalayabilirsiniz.

Dışarısı ne kadar soğuk olursa olsun dünyanın en gelişmiş metro ağlarından birine sahip bir ülkede olduğunuzu unutmayın. Taksileri unutun ve gideceğiniz yer için St. Petersburg'un dehlizlerine inin.

Bir edebiyatseverseniz 'Dostoyevski Yürüyüş Yolu' ile ünlü yazarın Saint Petersburg'unda dolaşabilirsiniz. Dostoyevski Müzesi ya da Puşkin Müzesi de edebiyatseverler için kentteki güzel duraklardan.

NEREDE, NE YENİR?

Çorbaların, Rus mantısının ve Boeufstrogonof ile balık çeşitlerinin tüketildiği Saint Petersburg mutfağı, protein ağırlıklı yemeklerden oluşuyor. Soğuk iklimi nedeniyle sebze ve meyvelerin yetişmemesi sebzenin yemeklerin içinde değil de yanında garnitür olarak sunulmasına yol açmış. Pancar, lahana, havuç, soğan ve incik etiyle yapılan 'Borsch Çorbası' mutfağın her daim demirbaşı olmuş. Lahanalı ve balıklı çorba 'Shchi' ile domatesle hazırlanan balık çorbası 'Ucha' da diğer sevilen lezzetler arasında. Havyar, lakerda ve Rus yumurtası (Faberge) hemen her öğünde tüketilen yemekler arasında. Rus mantısı 'Pelmeni', Boeufstrogonof ve bizdeki şiş kebaba benzeyen Şaşlık Kebabı da mutfağın vazgeçilmezlerinden.

CHEKHOV: Rus klasikleri örnek alınarak dizayn edilen Chekhov, Rusların ünlü yemekleriyle tanışmak için birebir. Dereotlu patates ve tatlı pırasalarla servis edilen güzel balıklar ve strogonof tarzında pişirilen etleri tercih edebilirsiniz. Petropavlovskaya Ulitsa, 4

SEVERYANIN: Kuzey Rus mutfağı ağırlıklı mönüsüyle dikkat çeken mekânın dekorasyonu size kendinizi birkaç yüzyıl öncesinde hissettirebilir. İsmini ünlü yazar Igor Severyanin'den alan restoranda yemek şölenine mekânın meşhur mantar çorbasıyla başlayabilirsiniz. Stolyarnyy Pereulok, 18

GOGOL: İsmini ünlü yazardan alan mekânın mönüsü de yazarın kitaplarındaki yemeklere göre hazırlanmış. Bu nedenle hepsi geleneksel… Küçük ve sıcak atmosferini sevebileceğiniz mekânın 'Kiev Tavuğu'nu deneyebilirsiniz. Malaya Morskaya, 8

BİZE ULAŞIN