Usta: Jean-Claude Biver

Jean-Claude Biver'in saatçilik hakkında bilmediği bir şey varsa zaten bilmeye değer değildir.

Giriş Tarihi: 09.02.2019 13:12 Güncelleme Tarihi: 12.02.2019 12:13
Yazı Richard BENSON
Fotoğraf Carol SACHS
Derleme Erkin ÇAM

Muhtemelen bugün İsviçre saat endüstrisindeki en yetenekli işadamı olan Jean- Claude Biver, insan hayatı hakkındaki alışılmadık teorilerini açıklarken bazı sözcükleri ve ifadeleri vurgulamayı seviyor. Bunu yaparken sesini yükseltiyor, yakındaki nesnelere avucunun içiyle vuruyor ve arada bir peynir parçalarını sağa sola savuruyor. Onunla röportaj yapmak, '1812 Üvertürü'ne davullarla eşlik eden Jacques Derrida ile konuşmak gibi.

Bir akşamüstü, İsviçre, La Chaux-de-Fonds'daki TAG Heuer fabrikasındaki ofi sinde konuşurken Bay Biver ('Beaver' diye telaffuz ediliyor.) bana "Bugünün gençleri kendi 21. yüzyılını yaratmak istiyor," diyor. "Ama sorun şu ki, şu anda ortada 21. yüzyıl yok. Sayısal olarak var elbette –iki sıfır bir yedi– ama davranışlarda yok. Neden? Çünkü bu yüzyılı biçimlendiren, yönlendiren, yöneten kişilerin hepsi 20. yüzyıla ait. Hepsi 20. yüzyılda doğdu, 20. yüzyıl kültürüyle, zihniyetiyle, felsefesiyle büyüdü. Bir de '21. yüzyılda yaşıyoruz' diyorlar, 31 Aralık 1999'dan sonra neyi değiştirdiler ki? Tutumlarını değiştirdiler mi? Düşünme biçimlerini değiştirdiler mi? Hayır! Hiçbir şeyi değiştirmediler! Bu yüzyıl ancak 21. yüzyıl insanları tarafından biçimlendirildiğinde değişecek!"

Peki size göre bu ne zaman olacak?

"2035," diyor. "Çünkü güç o zaman bu yüzyılın insanlarına geçecek, 20. yüzyıl zihniyetine sahip olanlar artık hakim olmayacak. Tüm bu hastalıklar, yanlış düşünceler, dertler…" diyor ve teatral bir sesle ekliyor, "20. yüzyıla ait ve 21. yüzyıla taşındı. Bugün bir öğrenci olsam 'Neden tüm pisliklerinizi bize bırakıyorsunuz? Hepsini geri alın!' derdim."

Biver, endüstrinin yetmişlerdeki ve seksenlerdeki karanlık günlerden kurtulmasına yardımcı olmuş ve sonrasında birkaç saygıdeğer saat markasını yeniden canlandırmış, dünyaca tanınan bir pazarlama dehası. Şimdi, TAG Heuer'in CEO'su ve bu fi rmanın sahibi olan LVMH'in saat bölümünün başkanı; görevi de TAG'ı 21. yüzyıla geçirmek. Saatlere meraklı olmasanız da muhtemelen onu tanıyorsunuz. Geçen yılın nisan ayında dünyanın en iyi kalecilerinden Peter Schmeichel ile birlikte Hong Kong'daki Four Seasons Oteli'nde TAG Heuer'i İngiltere Premier League'in resmi süre tutucusu ve saat markası yapan anlaşmayı duyurmuşu. Bu etkinlikte tanıtılan yeni, dördüncü tabelalar dev Carrera saatlere benziyordu ve yeni zaman tutma teknolojisi maçın sonuna eklenecek süreyi daha hassas biçimde tutabilecek ve hakemlerin zindelik düzeyini gösterecekti. (Sezon başladığından beri tüm hakemler TAG Heuer Connected akıllı saatleri takıyor ve TV yayınları sırasında markanın logosu ekranda görünüyor.)

Bu, sadece benzersiz bir spor geçmişine sahip olmakla kalmayıp bugün bildiğimiz anlamda modern sporların biçimlendirilmesine yardımcı olduğunu iddia edebilecek bu marka için dahi bir devrimdi. Bu haberin ilan edilişindeki görkem, haberin önemini de açıkça gösteriyordu: Bu ortaklık Büyük Anlaşma olarak duyuruldu ("Yirmi takımın tüm maçları ve dünyanın en çok takip edilen futbol ligi artık TAG Heuer'in zaman kontrolünde olacak!") ve etkinlik Londra'da da eşzamanlı olarak Claudio Ranieri ve eski hakem Mike Riley tarafından sunuldu. Zindelik teknolojisini geliştirmeye yardım eden Riley'nin dahil olması Arsenal taraftarlarının yüzünde alaycı gülümsemelere neden oldu: Riley, Manchester United lehine tarafl ı maç yönetmekle suçlanmış, Old Trafford Stadı'ndaki zorlu maçlarda hakemlerin United'a sıklıkla kötü şöhretli 'Fergie süresi' (Hakemler tarafından Manchester United teknik direktörü Ferguson'a bir iyilik olarak maç sonunda verilen fazladan süre) veren hakemlerden biri kabul ediliyordu. Ancak tüm bu heyecanın ortasında Biver yine de rol çalmayı başardı ve Peter Schmeichel'e tatması için kendi ineklerinin sütünden yapılmış İsviçre peyniri ikram etti. Şov mu yapıyordu? Efsanevi sezgidışı iş aklı sayesinde adını duyurmasından 30 yıl sonra da işini bildiğini göstermişti.

1949'da Lüksemburg'da bir ayakkabıcının oğlu olarak dünyaya gelen Jean- Claude Biver, 10 yaşında ailesiyle İsviçre'ye taşındı ve daha sonra Lozan Üniversitesi'nde İşletme okudu. Belki de ancak sonradan vatandaş olanlarda görülebilecek düzeyde İsviçre –özellikle de eğitim olanaklarının– hayranı. "Bu ülkenin en büyük gücü eğitimi, çünkü İsviçre diye bir yer aslında yok," diyor ve zamandan çok mekâna dair düşündüklerini anlatmaya başlıyor. "İsviçre o kadar küçük, o kadar dağlık, karlı ve buzlu ki… Sadece birkaç milyonluk bir nüfusu var ve neredeyse hiç doğal kaynağı yok, bu yüzden İsviçre diye bir yer icat etmeleri ve dünyayı beyinleriyle fethetmeleri gerekiyordu!"

İlaç sektörü, mühendislik, çikolata, bankacılık ve saatçilik gibi alanlarda tüm dünyaya yayılan İsviçre'nin başarısını İsviçrelilerin hünerlerine, dışarıdan gelenlere açık olmalarına ve kırmızı haça bağlıyor. İsviçre'nin ticari başarılarına dair bu görüşün Harry Lime'ın İsviçrelilerin durgunluğuyla ilgili ünlü tespiti ile çeliştiğini düşünebilirsiniz ("İsviçre'de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı, ama ne üretebildiler? Sadece guguklu saat!"), Biver'ın İsviçre kültürüne dair kişisel deneyimi ise Lime ile daha da fazla çelişiyor: Biver iş yeteneğini titiz burjuva işadamlarından değil, hippi hareketinden ve özellikle Beatles'tan aldı.

1967 yılında Lozan'daki öğrenci evini birçok kız ve erkek öğrenci ile paylaşıyordu, saçları uzundu, derslerden sonra postanede çalışıyordu, geç saatlere kadar oturup içki ve sigara eşliğinde hayatın anlamını ve toplumun varlık sebebini tartışıyordu. (Bugün ofi si İsviçre titizliğini ve düzenini gösterse de, belirgin biçimde 'resmi olmayan' giysileri bu karşı kültürün izlerini taşıyor: Süet ceket ve ayakkabı, siyah ve şık balıkçı yaka kazak, kazınmış kafa.) 25 Haziran 1967'de (Tarihi net biçimde hatırlıyor.) o ve oda arkadaşları TV karşısında toplanmış, dünyanın ilk küresel televizyon bağlantısı ile Britanya'nın dünyamıza katkısı olan Beatles'ın 'All You Need is Love' şarkısını seyretmişti.

Biver şoke olmuştu: "'Yapamayacağın hiçbir şey yok / Söyleyemeyeceğin hiçbir şarkı yok… Tek ihtiyacın sevgi.' mısralarını duyduğumuzda hepimiz 'Vay!' dedik! Bunun umut anlamına geldiğini anlamıştık. Sevgiye inanırsanız her şeyin mümkün olduğunu söylüyordu; üstelik sadece iki kişi arasındaki sevgiden bahsetmiyordu, çünkü sevgi bundan çok daha fazlasıdır. Sevgi 'Sana saygı duyuyorum,' demektir. Saygı da bir sevgi hareketidir. 'Deneyimlerimi, başarımı, yenilgimi, şüphelerimi paylaşıyorum,' diyor. Paylaşmak bir sevgi eylemidir. Hatalarını affediyorum, çünkü insan ancak hata yaparak büyür."

"Beatles'tan iş hayatının kurallarını öğrendiğimi iddia etmiyorum," diyor, "ama bana kişisel hayatımdaki ahlak anlayışımla iş hayatındaki ahlakımın aynısı olması gerektiğini öğretti. Çok paranız olmasını, hem de hemen olmasını istiyorsanız bu çok kolay! Benzin istasyonuna gidin, 'Paraları sökül!' deyin, paraları kapın ve kaçın! Ama bu para ne kadar idare edecek sizi? Çok uzun süre değil. Sonunda hapse düşersiniz. Uzun vadede para kazanmanın tek yolu etik davranışlardır. Yavaş ama güçlü bir süreçtir. Yavaş gidin, ama güçlü gidin. Bunu hippi hareketinden öğrendim, 'Neden yaşıyoruz?' ve 'Bu hayattaki rolüm nedir?' sorularını kendime sorarak yolu buldum. Cevabı bulduğumuzda mutlu oluyorduk ve Beatles bize cevabı bulmakta yardımcı oluyordu."


Mö-zik sesi: Biver, ünlü saat markalarının dikkat çekici gelişimlerinin mimarı, bir yandan da Alplerin meralarında otlayan bir inek sürüsünün sahibi.

Yetmişlerde saçlarını kestirdi ama prensipleri ve plak koleksiyonu aynen duruyordu. O tarihlerde Vallée de Joux'daki saat parçaları üreten Frédéric Piguet fi rması için çalışıyordu. Cenevre'nin 45km kuzeyindeki Jura Dağları'nın yüksek kısımlarında bulunan Vallée, İsviçre saatçiliğinin iki merkezinden biri (diğeri de yakındaki Neuchâtel Kantonu). Saat ve saat parçaları üreten yüzlerce markanın (Breguet, Patek Philippe, Jaeger-LeCoultre, Vacheron Constantin ve Audemars Piguet) merkezi burada; orijinal çiftlik evi fabrikalarda.

Biver'in bu sektörü seçmesinin nedeni, saatlerin girift yapılarının ona çocukken en sevdiği oyuncaklar olan model trenleri hatırlatması: "Saatler," diyor, "benim yetişkinlik oyuncaklarım." Ama yetmişli yıllarda Vallée'deki atmosfer pek de eğlenceli değildi. İsviçreli saat üreticileri İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki büyümenin keyfi ni otuz yıl boyunca çıkarmış, diğer ülkelerdeki rakipleri askeri ekipmanlar üretmek zorunda kalmışken onlar ülkelerinin tarafsız kalması sayesinde gerçek işlerine odaklanabilmişti. Ama altmışlı yılların sonunda savaş sonrası dünya piyasasının yaklaşık yüzde 50'si ellerindeyken Asya ve Amerika fi rmaları onlarla ciddi biçimde rekabet etmeye başladı. Piyasaya yeni gelenlerin saatleri daha ucuzdu ve çok kritik bir farka sahipti: Bu saatlerde yeni quartz teknolojisi kullanılıyordu; böylece pahalı olmayan, pille çalışan saatler üreterek İsviçreli ustaların geleneksel kurmalı mekanizmalarının önünü kesiyorlardı.

Bu durum 20. yüzyılın son dönemlerindeki en büyük sektörel gerilemelerden birine neden oldu. Aile şirketleri satıldı veya devralındı, yatırımlar kesildi, işçiler işlerini kaybetti. Biver'in ifadesiyle Vallée 'yarı ölü' haldeydi. 1970 ila 1983 arasında İsviçreli saat ustalarının sayısı 1.600'den 600'e düştü. Bu yarı ölü vadide Biver öğrenmeye devam etti. Piguet fi rmasında Frédéric'in oğlu olan ve fabrikayı yöneten Jacques Piguet ile birlikte çalıştı. Piguet üretimi yürütürken Biver pazarlamayı yönetiyordu. Sektördeki bu çift başlı yönetim prensibi, örneğin Messr Patek ve Philippe'te, Audemars ve Piguet'te de vardı. Biver daha sonra Audemars'da çalıştı ve satış ve pazarlamaya odaklandı; sonra da Vallée dışındaki Omega'nın ürün gelişimi bölümüne yönetici olarak geçti ve altın saatler departmanını yönetti. Omega küresel bir şirketti ama bu onun pek umurunda değildi; yeni işi şunu anlamasını sağlamıştı: "Fark ettim ki ben sektörle değil sanatçılarla ilgileniyorum. Benim tutkum makineler değil, saatçiler."

Elbette söylemesi kolay, ama 1981'de Biver ve Jacques Piguet sözlerini ceplerindeki franklarla gerçeğe dönüştürdü ve Blancpain adını satın aldı. İkilinin Omega ve Tissot'un sahibi olan Société Suisse pour l'Industrie Horlogére'den (SSIH) 22 bin İsviçre frangına satın aldığı bu ad, yetmişlerde neredeyse yok olmak üzereydi. O zamanlar, Quartz Krizi'ne dair genel kabul gören tek çözüm, bu yeni rakiplerin teknolojisini kopyalamaktı: İsviçre hükümeti saatçilerle toplantı üstüne toplantı yapıyor ve bu güncel teknolojiyi nasıl yakalayacakları konusunda çözüm üretmeye çalışıyordu. Vallée de Joux'daki Blancpain'in yeni ofi sindeki Biver ise bu duruma, geleneğe vurgu yapan ve güncel eğilimleri reddeden bir strateji ve reklam sloganıyla cevap veriyordu: "1735'ten beri bir tane bile quartz Blancpain saati üretilmedi ve asla da üretilmeyecek."

En azından Biver ile Piguet'nin sahibi olduğu sürece Blancpain'de hiç quartz saat üretilmedi. Bazı marka danışmanlarının 'gayrıresmi zigzag çizme' dediği stratejinin klasik bir örneğiydi bu hareket; piyasa eğilimlerine bilinçli olarak karşı çıkarak ilgiyi ve kendini farklılaştırmak isteyen tüketicileri kendine çekmek. Ayrıca yeni bir strateji icat etmişlerdi: Gelenek odaklı üst pazar. Seksenlerde hayatta kalan İsviçreli saat üreticilerinin çoğu da bu yolu takip etti. Blancpain gerçekten de zenginleşti, ama bu başta çok riskli bir yaklaşımdı.

"Herkes bize 'Bu yanlış!' dedi," diye anlatıyor Biver. "Asla asla dememelisiniz! Şirkettekiler, mücevherciler, arkadaşlar ve gazeteciler!" O dönemde medyadaki şüphecilikte benim de bir payım varmış gibi bana kötü kötü bakıyor. "İnsanlar hep quartz'dan bahsediyordu. Ama ben 'Fark etmez!' dedim. Bu fi krin bir piyasası olduğunu düşünüyordum, çünkü hippi jenerasyonundan tanıdığım insanların benim gibi düşüneceğini biliyordum! Karşıt iddia, karşıt ürün, karşı tutum; bunlar bize olağanüstü bir görünürlük kazandırdı."

Seksenlerin sonlarında SSIH bir başka büyük şirketle birleşti ve Swatch'u icat ederek İsviçre saat endüstrisini kurtarmak konusuna kendi büyük katkısını yaptı. Şimdi Swatch Group olarak bilinen şirket 1992'de Blancpain'i 60 milyon İsviçre frangına yeniden satın aldı, Biver'in CEO olarak kalmasını istedi ve ona SSIH Yönetim Kurulu'nda bir koltuk verdi. Ustadan, yetmişli yıllara kadar Rolex ile birlikte tüm İsviçre saat markaları içinde en yüksek profi - le sahip eski şirketi Omega için ürünler ve bir pazarlama stratejisi geliştirmesi istendi. Quartz'a geçiş salgını sırasında, yani yetmişlerde ve seksenlerde marka ihmal edilmişti; satışları ve prestiji düşüşteydi.

Biver, 2003 yılında Swatch Group'tan ayrılıncaya kadar Omega'nın satışları üçe katlandı ve James Bond'un kol saati Rolex değil Omega oldu. Buradaki büyük fi kri –kendisi bu fi kri 'sponsorlukları aktifl eştirmek' olarak tanımlıyor– halkla ilişkiler ve pazarlama alanında kalıcı etkilere sahip olacaktı. Önce Cindy Crawford ve Michael Schumacher gibi marka elçileriyle sözleşmeler imzaladı, ünlülerin basın toplantılarında markayı temsil etmesi maddesini sözleşmeye dahil etti. İkinci olarak, fi lmlerde ürün yerleştirme kullandığında, stüdyonun fi lm piyasaya sürülmeden birkaç ay önce ürünü ve yıldızı gösteren sahneleri onunla paylaşması için stüdyolarla pazarlık etti. Bu kısa görüntüleri sinema salonlarında kısa reklamlar olarak kullandı, böylece hem yerleştirmeden daha fazla faydalandı hem de fi lme bedava reklam sağladı.

Mesela Bond macerası 1995'te Pierce Brosnan'ın 'Altın Göz'de Omega Seamaster takmasıyla başladı ve muhtemelen bugünlerde TV'ye çıkan ünlülerin giysileri için sponsorlardan alınan destekler de bu aktifl eştirme prensibine dayanıyor. "Önceden kimse ürün yerleştirme yaptığında bundan faydalanmıyordu," diye anlatıyor Biver. "İnsanlar ürünlerini bir fi lmde gördüğünde yeterince memnun oluyordu, ama ben 'Hayır, bu işin küçük bir kısmı,' dedim."

Peki, ilk zamanlarda insanları buna ikna etmek zor olmuş muydu?

"Hayır. Çünkü parasını veriyorduk. Ha ha ha! Bunun bir fi yatı var. Ama benim teorim şu; pazarlamada bir ile bir toplandığında üç eder! Film var, faydalanma var, işte bunlar bir ile bir, ama elde ettiğiniz sonuç üç. Eğer masaya bir dolar koyarsam ve birisine bir dolar da onun koymasını söylersem, sabah olduğunda buna bir dolar daha eklenir, yani üç dolarımız olur, böylece herkes bana bir dolar daha verir. Ha ha!"

Bivernomi'ye dair bu ders, Biver'in nadir olmanın değerini nasıl ustaca kavradığının bir örneği olarak The Economist'te anlatılan ünlü peyniri için de geçerli. Biver, tüm yazı Alp Dağları'nda otlayarak geçiren bir inek sürüsüne sahip. İneklerin dağda olmadığında kaldığı ahırların bulunduğu Etivaz köyünde bu sütlerden kontrollü koşullarda L'Etivaz adında sert bir peynir üretiliyor. Yılda beş ton peynir üretiyor ama bunları sadece ailesine, arkadaşlarına, bazı sevdiği restoranlara veriyor ve asla ödeme kabul etmiyor: "Parayla satmadığımda," diyor, "kimlere verip kimlere vermeyeceğime kendim karar verebiliyorum. En son kalıbına kadar peynirimin ustası benim."

Sıcak bir yaz gününde Esquire'ı peynirin tadına bakması için çiftliğine götürüyor. Çiftlik, Cenevre Gölü'ne yukarıdan bakan bir dağ eteğinde, Montreux yakınlarındaki Vaud bölgesinde bulunuyor. Çiftlikte, tavuklar, tavşanlar ve birkaç inek ortalıkta geziyor, ağılların saçakları dışarı taşıyor, duvarlara inek çanları asılı; Heidi evin kapısına çıkıp bir trille herkesi fondülü bir öğle yemeğine çağırsa kimse şaşırmaz. Biver verandada otururken asistanı açık sarı peynirle dolu büyük bir tabak getiriyor (Çeşitli boyutlarda kesilmiş ve üzerine kürdanlar batırılmış peynirler, çünkü "Tadını tam manasıyla almak için peyniri tek başına yemek lazım.")

"Peynir konusunda konuşacak olursak," diyor, "gerçekten de Gruyère bölgesindeyiz. L'Etivaz, otuzlu yıllarda Gruyére üretimini denetleyen düzenlemeleri gevşek bulan ve bu düzenlemelerin düşük kaliteli ürünler çıkmasına neden olduğuna inanan 'safl ık' yanlıları tarafından oluşturuldu. L'Etivaz peyniri sadece Alplerde ve Alp Dağları'nın sütüyle üretilebilir; süt ancak odun ateşinde 55 dereceye kadar ısıtılabilir, peynir ortalama dokuz ay boyunca uyutulur ve nemli tutulması için süngerlerle ıslatılır. Üretilen miktar tahmin edilebileceği gibi düşüktür. Tadı iyi bir gravyer peynirine benzer ama daha yoğun, daha zengin ve daha sofi stikedir."

Biver elbette her şeyi kendisi yapmıyor (Ama inek sağmayı biliyor.), sütünü Etivaz köyü yakınındaki küçük, zanaatkâr bir fabrikaya gönderiyor. Peyniri bu kadar özel hale getiren de zaten işin içine İsviçre ustalığının dahil edilmesi. İsviçre saatçiliği de 16. yüzyılda bölgeye gelen Fransız Huguenot göçmenlerince eğitilen çiftçiler tarafından geliştirilmişti ve yüzyıllarca kışın çiftliklerin gelir kaynağı oldu. ("Fakir ve ufku dar insanlar fanatik ve takıntılı hale gelir ve bu insanlar haklıdır.") Bu yüzden TAG Heuer'in patronu peynirini Peter Schmeichel'e ikram ettiğinde o peynir aynı zamanda geleneğin ve tarihin bir simgesiydi. Yediğimiz peynirden bahsederken "Tadı," diyor, çanak çömleği kırmamak için masaya vurmaktan çekinerek "ottan geliyor. Tadı o otların içindeki tüm o çiçeklerden geliyor. Bu yüzden otun kalitesi önemlidir. Süt hangi inekten alırsanız alın süttür, ama buranın otundan elde edilen süt? Tamamen farklı."

Swatch Group'tan ayrıldıktan ve bir mola verdikten sonra Biver, Hublot'nun CEO'su oldu ve LVMH bu markayı 2008'de satın alana kadar, sınırlı tedarik stratejisini kullanarak satışları beşe katladı. Şu anda halen Hublot'un Yönetim Kurulu'nda; üstelik Aralık 2014'ten beri, (temelde Android'in Apple Watch'a cevabı olan) Connected akıllı saati geliştirmek gibi görevler için TAG Heuer'in da CEO'su olmasına rağmen.

TAG Heuer, spor ve yenilikçiliğe dayalı bir mirasa sahip. Jura Dağları'ndaki St-Imier'de, 20 yaşındaki İsviçreli bir saat ustası olan Edouard Heuer (Seksenli yıllara kadar sadece 'Heuer' olarak anılıyordu.) tarafından kurulan şirket, kronografl ara ve spor için zaman tutma ekipmanlarına odaklanmıştı ve 1916'da mikrograf ile yeni bir çığır açmıştı. Mikrograf saniyenin yüzde birini ölçebilen özel bir kronograftı ve bu kronograf, atletlerin kendi rekorlarını kırabilmelerini sağladığı için spor dünyasında bir dönüşüm oldu.

Edouard'ın torununun çocuğu olan Jack Heuer, 1958'de 26 yaşında şirkete katıldığında, markaya gitgide küreselleşen medyadan faydalanmaya odaklanan bir pazarlama vizyonu da getirdi. Biver'in arkadaşı olan ve sektörde bir efsane olarak anılan Heuer, Don Sraper ile Malcolm McLaren'ın İsviçre usulü bir karışımı gibiydi. Hollywood yıldızlarıyla ve yarış pilotlarıyla birlikte çalışmış, ikonlaşan Carrera kronografı yaratmış, ellilerde Meksika'nın ünlü Carrera Panamericana Yarışları'na adını vermiş ve o dönemin erkek imajının tanımlanmasına yardım etmişti: Steve McQueen 1971'de 'Büyük Yarış' (Le Mans) fi lminde Heuer yazılı tulum giyiyor ve kare biçimli Heuer Monaco kronograf takıyordu.


Birçok inek çıngırağı: Biver'in evi, tipik bir İsviçre evi. Biver, ülkenin dünyayı 'beyinle fethettiği' fikrinde.

Yaklaşık aynı dönemde Heuer, spor dünyasını yeni baştan değiştirdi ve zamanı saniyenin binde biri hassasiyetle ölçebilen ilk taşınabilir zaman tutma sistemini icat etti. Yetmişlerin başında bu hassasiyet Enzo Ferrari'nin ilgisini çekti ve Heuer'in Ferrari'nin resmi zaman tutucusu olmasına dair anlaşmasının bir parçası olarak Jack onu Ferrari'nin Formula 1 Scuderia'sının önüne kocaman bir Heuer logosu koymaya ikna eti. Formula 1'in televizyon yayınları aracılığıyla uluslararası izleyicilere ulaştığı ve Ferrari kokpitinin görünmek için iyi bir yer olduğu bir dönemdi ve o andan itibaren Heuer küresel bir marka oldu: McLaren pilotu James Hunt ile Ferrari'den Niki Lauda'nın rekabetini anlatan 2013 yapımı 'Zafere Hücum'da (Rush) o dönemi görebilirsiniz.

Heuer yetmişlerde ve seksenlerde yaşanan İsviçre saatleri krizinde ciddi bir yara aldı ve Jack Heuer bir dizi anlaşma sonrasında aile şirketindeki koltuğunu ve hisselerini kaybetti. Anlaşmalar sonucunda Techniques d'Avant Garde, kısa adıyla TAG (havacılık ve motor sporları alanında bağlı şirketlere de sahip olan, Lüksemburg merkezli bir şirket) markanın hisselerinin çoğunu satın aldı. TAG şirketi modernize etti ve 1999'da LVMH'e 739 milyon dolara sattı.

TAG Heuer'de bir sorun yoktu ama fiyat grupları arasında bocalıyordu, ciddi biçimde lüks değildi, zirveye çıktığı dönemdekinin aksine sportif, yenilikçi ve genç bir marka da sayılmazdı. Yeni patronun önündeki sorunlardan biri de buydu çünkü o, bu saatlerin 'avangart, yaratıcı ve yenilikçi' ve 'erişilebilir düzeyde lüks' olması, örneğin genç bir girişimcinin ilk tercih edeceği marka haline gelmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun bir anlamı da 'algılanan değerin gerçek fiyatın iki katı' olmasıydı, o da bu amaçla fi - yatları ortalama yüzde sekiz düşürdü çünkü fiyatın çok yüksek olduğunu düşünüyordu.

Biver ayrıca elçilerle sözleşme imzalarken 18-35 yaş grubunu hedefl iyordu: Bugüne kadar Cristiano Ronaldo, David Guetta ve basketbolcu Jeremy Lin adına üretilmiş saat modelleri çıkarıldı; markanın müzesinde de bir zamanlar Cara Delevingne tarafından giyilen markalı yarış tulumları mevcut. Bazı sektör gözlemcileri markanın ünlü destekçilere gereğinden fazla güvendiğini düşünüyor ama Biver onlarla aynı fi kirde değil: Ona göre asıl sorun 'doğru' ve 'yanlış' ünlüleri bilmek ve doğru ünlüyü seçebilmek. "Elçiler şirketin mesajına, DNA'sına ve müşterilerine uygun olduğu sürece," diyordu bu yılın başlarında, "benim bir itirazım olmaz." Diğer bir deyişle yanlış ünlü seçildiğinde olumsuz sonuçlar getirebilir.

Ona göre asıl mesele akıllı teknolojilerin saatlerimizle ilişkimizi nasıl değiştireceği. "Bir statü sembolü olduğu için kol saati sahipleriyle değil, başkalarıyla konuşur. 'Bak' der, 'Ben ihtiyatlıyım. Ben şıkım. Bak, ben kültürlüyüm. Bak, ben güçlüyüm. Bak, ben sportifi m. Ama şimdi Connected akıllı saat, onu takan kişiyle konuşuyor. Saat bana beni kimin aradığını, gelen mesajları, tansiyonumu söylüyor. Yani ilk defa saatlerimiz başkalarıyla değil bizimle konuşuyor. Bu çok büyük bir fark."


CEO'nun yemek masası: L'Etivaz, Biver'in üretip ücretsiz olarak ailesine, arkadaşlarına ve favori restoranlarına verdiği özel bir peynir.

Bir şekilde konuşmanın sonunda yeniden Beatles'tan bahsederken buluyoruz kendimizi (Ona göre konuyu her zaman onlarla kapatmak mümkün, çünkü "Onlar her şeyi söylediler! Bak ne diyorum, her şeyi!"). Ona en sevdiği üç şarkıyı soruyorum, "'All You Need is Love' bir numara diyor ve biraz konu dışına çıkarak birkaç gün içinde Cambridge Üniversitesi'nde Beatles'tan ilham alan iş etiği konusunda ders vereceğini söylüyor. İkinci şarkının ise 'Help!' olduğunu söylüyor, çünkü "Ne zaman 'Ah, artık yardıma ihtiyacım yok' dersen o zaman işin bitmiştir! Çünkü bu kibirlisin demektir, her şeyi bildiğini sanıyorsun demektir; o zaman başarısızlıktan sadece bir adım uzaktasındır."

Son olarak da 'When I'm Sixy-Four' diyor ve şarkıyı mırıldanmaya başlıyor: "Beni hâlâ sevecek misin, beni hâlâ besleyecek misin…", "Karım sayesinde," diye açıklıyor. "İki yıl önce 64 oldum!"

Karınız sizi hâlâ seviyor mu?
Gülüyor ve "Evet!" diyor. Onu kim sevmiyor ki?
Özellikle LVMH'teki patronların ona bayıldığı söylenebilir. TAG Heuer için daha neler yapılabileceğini göreceğiz, peki ona hâlâ ihtiyaçları var mı? Üç kere "Evet."

Biver, Aralık 2014'ten beri TAG Heuer'in CEO'su; özellikle de erişilebilir lüksü oluşturmaktan ve markanın yeni Connected akıllı saatlerinin pazarlama stratejisini kurmaktan sorumlu.
BİZE ULAŞIN