- Babamdan Ne Öğrendim?

Sanat yönetmeni ve müzisyen Derin Sarıyer babası Aziz Sarıyer'den neler öğrendiğini anlattı...

Giriş Tarihi: 18.06.2018 16:16 Güncelleme Tarihi: 25.06.2018 11:10

Röportaj: Özge Dinç
Fotoğraf: Ömer Faruk Gökalp

Oğlum, babamın adını taşıyor. Bu ismi eşim koymak istedi. Özel olarak üzerine konuşmadık ama babamın oğluma onun ismini verdiğimiz için iyi hissettiğini biliyorum.

Oğlum doğduğunda kendimi sanki bir saniyede daha olgunlaşmış hissettim. Ben sorumluluklarının bilincinde olan ama bir şekilde de özgür ruh hali olan bir insandım. Oğlum doğunca bu dünyaya daha bağlı olmak zorunda olan bir insan konumunda hissettim kendimi. Babam aramızda az yaş farkı olduğu için büyük bir abi gibiydi; ben de baba olduktan sonra yakın iki insan olmaya başladık. Ben oğluma yoğunlaştım, o sırada annemi kaybettik; sanki benim sorumluluklarım artarken konumlarımızda hafif bir değişiklik oldu.

Babam kız kardeşime karşı daha sıcak ve babacandı. Sanırım, erkek çocuğa karşı mesafeli olmam gerekir gibi bir bilinçle yaklaşıyordu. Ben de soğuk bir insanımdır, dışarıdan bana yakın bir ilişki geldiğinde hemen cevap veren yapıda olmadığım için bu konuyu dert etmedim.

Bütün dikkatim, onu rahatsız etmeyecek şekilde, oğlumda. Onun yanında olduğumu hep hissetsin istiyorum.

Derin Design ben doğmadan bir yıl önce kurulmuş. Babam önce markayı oluşturmuş, sonra benim ismimi koymuş. Bunu önceden planlamış mıydı emin değilim.

Babam tasarımcı olmasa bu yoldan gider miydim bilemem. Bence bu soruya hiç kimse yanıt veremez. Ama borsacı olmayacağım kesindi. Çocukluk yıllarımdan beri müzikle iç içeydim, ev de babamın tasarladığı ürünlerle sürekli bir devinim halindeydi. O dünyanın içindeydim, bu sebeple üniversite dönemi geldiğinde üzerine çok fazla düşünmedim.

Hep babamla çalıştığım ve başka bir yerde çalışmadığım için ofis içinde iki arkadaşımın birbiriyle problemi olduğunda yabancılaşabiliyorum. Babamla çalışmanın hep karar veren kişi olmak ve sonuçlarına katlanmak gibi zorlukları olduğu gibi kolaylıkları da vardı. İşte o kolaylıklara denk gelen şeyler başkası için zor olduğunda formül üretemiyorum.

Babamla özellikle 2007-2008'de çalkantılı bir ilişkimiz oldu. En yakınınızla çalışırken başka bir iş arkadaşınızla yaşayamayacağınız problemler yaşayabilirsiniz. Bir sorun çok soğukkanlı biçimde çözülebilecekken kişisel meseleler masaya daha kolay gelebilir çünkü. Herkes birbirinin daha az güçlü yanlarını bilir ve etik kurallar daha az geçerli olur. Ama baba oğul olduğunuz için problemleri bir şekilde çözmeyi bilirsiniz.

Tasarım anlayışlarımız çok benzer, ben de ona öykünmüşümdür. Hayat görüşümüz de epey benziyor; fazlalıklardan arınmış halimiz çok yakındır birbirine. O daha çok tasarım yapar, ben markanın genel gidişatıyla ilgilenirim.

Haftada birkaç kez bir araya geliyoruz; ama o kadar çok konuştuk ve dünyada neler olup bittiğini tartıştık ki artık birbirimizi daha cümleyi bitirmeden anlıyoruz. Çok tasarım görünce bir doyum noktası da oluyor çünkü sizi heyecanlandıran iş sayısı azalıyor. Eskiden daha çok tasarım odaklı konuşurduk, artık hayatın kendisiyle ilgili paylaşımlar yapıyoruz.

Üniversiteden bu yana babamın başarılı olmasının bende kompleks yaratıp yaratmadığı sorulur. Bu anlayamadığım bir soru, çünkü aklımın ucuna bile gelmemiş bir konu. İnsanın kendini tuzağa düşürmesi gibi bir şey.

Onunla daha çok benziyoruz, ama doğal olarak ayrışan yanlarımız da var. Mesela babam için mesleği dokunulmaz alana girebilir. Benim için ise hayatın bir parçasıdır, beni belirleyen bir şey olmak zorunda değil gibidir. Bu tip durumlarda bazı çelişkiler çıkabilir aramızda.

Babam da, ben de, bu hayatın bir oyun olduğunu ve insanın ölümlü olmayı unutmak için birçok şey icat ettiğini biliriz. Bunun oyun olduğunu bilmemize rağmen kendimizi kaptırırız.

Oğlum da bizimle aynı mesleği seçer mi bilmiyorum. 25 sene sonra hangi meslekler olacağını bile bilmiyoruz. Şu an dört yaşında ve "Banyoda geçici sergi var, sekiz saat kimse girmeyecek!" diyor mesela. Bu bir sinyal midir, onu zamanla göreceğiz.

Evdeki kitapları gördüğü ve birlikte müzelere gittiğimiz için oğlumun bilinçaltında sanat ve tasarım konusu birikiyordur. Bir şey yaptığı zaman "Bunu sen mi tasarladın?" diyorum, 'tasarlamak' kelimesini duyuyor ve bir hafta sonra da kendisi kullanmaya başlıyor. Ama futbol izlemeyi de çok severim, bir kere bile bununla ilgili bir soru sormadı mesela.

Baba olmak üzerine çok düşündüm. Küçüklüğümden beri bir gün baba olma isteğim vardı, arkadaşlarım da bilir bunu. 40 yaşında baba oldum, ondan sonra da hayatımızı ve işimizi oğlumuza göre planladık.

Bir baba, biyolojik açıdan anne gibi hissedemez ama ben, bir baba oğluna ne kadar yakın hissedebilirse kendimi ona o kadar yakın hissediyorum.

Baba oğul ilişkisi psikolojide çok ele alınmıştır ama oradaki hesaplaşmayı yapıp standart bir baba oğul ilişkisinden koparak daha sakin bir noktaya ulaşamazsanız büyüyemezsiniz gibi geliyor bana.

Babamın bütün tasarımlarını çok seviyorum, ama özellikle 'Gull'u ve tasarım dünyasına mal olmuş ürünü 'İstanbul'u ayrı severim.

İkimizin de sevdiği tasarımcılar arasında Jasper Morrison, Konstantin Grcic, Ettore Sottsass, Achille Castiglioni, son dönemden de Bouroullec Kardeşler ve Nendo var.

Babamı tek kelimeyle tanımlasam 'sanatçı' derdim. Sanatçı bence çok yanlış kullanılan bir kelime; sanatçı dünyayla var oluş hesaplaşmasını sonuna kadar yapmalı ve her saniye kendinin ve var oluşunun farkında olmalı; onu yapmadıkça ben yaptıklarını sanat kategorisinde değerlendiremiyorum. Dünyada bu kategoride gördüğüm kişi sayısı az.

BİZE ULAŞIN