Hüseyin Avni Danyal ile "Hayattan Ne Öğrendim?"

Oyuncu, 56

Röportaj Kaan SANCAR
Fotoğraf Kutup DALGAKIRAN

Çocukluğumun ilk dönemleri Trabzon'da geçti.
Denizdeydik çoğunlukla. Bu dönemde çok aktif ve yaramazdım. Havuza düşerdim, bir binanın camını kırardım ya da kaybolurdum. Trabzon'daki belediye hoparlörlerinden adım çok anons edilmiştir.

Babam PTT'de memurdu. Ayrıca, kız öğrencilerin okuması konusunda oldukça hassastı. Ben küçük yaştayken ablamın daha iyi bir üniversite eğitimi alabilmesi adına Trabzon'dan Ankara'ya tayinini istemişti.

Liseden üniversiteye kadar avukat kâtipliği yaptım. Benim aklımda hep hukuk vardı çünkü. Birilerini etkilemek, düşüncelerini değiştirmek beni cezbetmişti. Sonra anladım ki sanat da aslında böyle bir şey, tiyatro da aslında bu işlevi gerçekleştiriyor.

Tiyatro ile tanışmam 70'lerin sonunda oldu. Farklı kişilere hayat vermek, seyircilerin nefes alışlarını, ne zaman üzülüp ne zaman güleceklerini denetleyebilmek ve tıpkı avukatlar gibi, insanların düşüncelerini etkileyebilmek, tiyatronun yapmak istediğim meslek olduğuna karar vermemi sağladı.

Ankara'dan kaçış dönemim üniversite için İzmir'i tercih etmemle başladı. 1981-85 arası Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde oyunculuk okudum. Tabii, Ankara'dan sonra İzmir bana ilaç gibi geldi.

Ailem oyuncu olmamı istemedi. Babanız devlet memuru olunca garanti bir işte çalışmanızı istiyor, haliyle. Evladı da masabaşı bir işte çalışsın, düzenli bir maaşı olsun istiyor.

İlk TV işimi üniversite birinci sınıftayken almıştım. TRT'de 'Dost Eller' isminde Kıbrıs Çıkartması'nı anlatan yedi bölümlük bir dizifilmdi bu iş. Normalde sadece üst sınıflar yer alıyordu. Zannediyorum, oynayacak oyuncu abilerimizden birinde bir sorun çıkmıştı. O oynayamayınca birden ben dâhil olmuştum.

Asi bir öğrenciydim ama notlarım da iyiydi. Üniversite üçüncü sınıftayken ortalamam düşmüştü. Değerli hocam Mehmet Büyükağaoğlu'nun karşısına çıktım ve dedim ki, "Beni sınıfta bırakın, ben notlarımı yükseltmek istiyorum." Bir süre inatlaştıktan sonra zamanın çok önemli olduğunu söyleyip beni devam etmeye ikna etmişti.

Okul biter bitmez Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çalışmaya başladım. Emekli olana kadar da 26 yıla yakın orada çalıştım.

Zaman kavramının değerli olduğunu üniversite sonrasında daha net anladım. Eğer üniversitede bir yıl kaybetseydim, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun seçmelerine giremeyecektim, belki de önümde başka kapılar açılacaktı, evet, ama bugün olduğum yerde değil bambaşka bir yerde olacaktım.

Babam 1995'te vefat etti. O TV kariyerimi göremedi ama hâlâ hayatta olan annem görebildi. Anneme sık sık oğlunun oyuncu olmasıyla şu anda bu kadar övünürken neden geçmişte buna kesin bir şekilde karşı çıktığını sorarım. Ama hak veriyorum, aynı durumda olsam ben de çocuğum için kaygılanırdım.

'Hatırla Sevgili'de Adnan Menderes'i canlandırmıştım. Bu hem Türkiye'de hem dünyada bir ilk olması adına benim için önemliydi. Oldukça zorlayıcıydı. Adnan Menderes'i canlı olarak görmüş izleyicilerimiz de vardı çünkü.

'Azizname' oyunu benim için çok özeldir. Serüvenimde farklı bir kulvar açtığı için, tiyatro hayatıma farklı bir boyut kazandırıp kariyerime özel tiyatroları eklediği için bendeki yeri başkadır. Farklı farklı sahnelerde 1.000'e yakın kez de sahnelemişimdir.

2006'da üç arkadaş bir araya geldik ve özel bir tiyatro kurduk. Sonra onlar ayrıldı ve 'Tiyatro Seyirlik' ismindeki bu özel tiyatro bana kaldı. Sabit bir salon bile kiralamıştık. Sonradan sabit tiyatroyu kapatsak da hâlâ devam eder.

Sinema, benim için, tiyatrodan sonra gelen sanat dalı. TV ise bunların ardından geliyor. Bir oyuncunun kuracağı dünyada, seyirci ile oluşturacağı etkileşim alanında hikâyenin başlayıp sonlanması çok önemli bir şey, bence. Sinema bu bütünselliği sağlayabiliyor.

Babamdan öğrendiğim 'Dürüst olur, ne yapacağını bilirsen istediğin ayağına gelir.' felsefesi oldu. Gerçekten de her insanı belirli bir garda bekleyen, adına bilet alınmış bir treni var; önemli olan isteği konusunda dürüst olup bu treni bulmaya çalışmak.

Biri 26, diğeri 4,5 yaşında iki kızım var. Bence, baba olmak dünyanın en güzel şeyi. İnsan evladını dünyanın tüm karmaşasından farklı bir yerde konumlandırıyor, çünkü.

İlk baba olduğumda daha yavaş otomobil kullanmaya başladım. Bu, koruma hissiyatından olsa gerek. Annem de bana hep, "Sakin ol, sağlığına dikkat et." der. Aynı kapıya çıkıyor bu iki davranış.

Küçük kızım daha aktif olmamı sağladı. Bana oyun hamuru muamelesi yaptığı için dinç olabilmek adına haftanın üç günü gidip sekiz kilometre koşuyorum. Çocuklar insanın biraz da kendine özen göstermesine neden oluyor.

Kadınların çok daha ileriyi ön görebildiğini düşünüyorum. Siz bir sonraki aşamayı düşünürken onlar üç-beş aşama sonrasını hesaplayabiliyorlar.

Şu ana kadarki yaşamımdan öğrendim ki insanın bir duruşu, bir omurgası, bir dünya görüşü olması gerek. Bu omurga eğilip bükülebilir tabii ama eninde sonunda eski haline dönmeli.
BİZE ULAŞIN