Esquire
 
Altay Öktem

KIRIK KALIPLAR DÜNYASI

Kalıp meselesinin, uzaktan ya da yakından, tutarlılıkla da ilgisi var. Ne kadar çok kalıbın varsa, o kadar tutarlısın demektir. İyi de, tutarlı olmak matah bir şey mi gerçekten? 30 yıl önce aka kara dediysen, zırnık değişmeyip, bugün de aka kara dersen, toplum tarafından takdir edilirsin. "Adam hiç değişmedi." derler; "Ne kadar da tutarlıymış!"

Kalıpları sevmiyor olmam, bazı şeyleri kalıp hâline getirip kendime yakıştırmamı engellemiyor. Belki çelişkidir bu. Olabilir. Pardon ama hiç çelişkim olmasın diye, kendimi kasamam. Böyle bir kalıba giremem yani, göz göre göre.
Geçen ay, 9 Ocak'ta, Cemal Süreya'nın ölüm yıldönümüydü. Türk şiirinin kavşaklarından biri olan Cemal Süreya'nın, "Keşke yalnız bunun için sevseydim seni" dizesini; sadece 9 Ocak'ta değil, 9 Ocak'tan önceki ve sonraki diğer tarihlerde de hatırladığımı, aklımın bir yerine kazıdığımı fark ettim. İşte söz ettiğim kalıplardan, hayatımın kalıplarından biri bu. Sadece dize değil, kapı gibi kalıp!
Hayat zaten "keşke"lerin toplamından ibaret değil mi? Yaşamak, bir anlamda "keşke" biriktirmektir. Cemal Süreya'nın bu dizesi, öyle güçlü ve öyle canlı bir kalıp ki, en basitinden en anlamlısına, içine ne koysan kaldırır.
Mesela "Yağmur yağıyordu ve sen pencerenin önünde çay içiyordun. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni." de diyebilirsiniz; "Rüzgâr hafifçe kaldırdı eteğini. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni." de... İşin içine ille de rüzgârın, yağmurun, eteğin falan karışması gerekmiyor. "Kaldırımın kenarında dalgın dalgın duruyordun. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni." desen de oluyor. İnsan, sadece kaldırımda dalgın dalgın durduğu için de birini sevebilir. Sevmese; yani sevme ihtimalini ıskalasa, yıllar sonra "Keşke." demez mi? Bal gibi der. Hem de öyle çok der ki, bu keşkeler yığılıp, hayatında ciddi bir yük oluşturur. İşte, buna da yaşlılık diyoruz zaten.
Lisede falandım sanıyorum; "Hiçbir şey ne sandığın kadar kötü ne de sandığın kadar iyidir." diye bir söz okuduğumu hatırlıyorum, bir yerlerde. Kalıpsız dünyamın ortasına, belki de hayatımın ilk kalıbı olarak, "lönk" diye oturmuştu bu söz. İlk terk edilişimde yaşadığım "dünya başıma yıkılacak" duygusunu, biraz da bu söz sayesinde hafiflettim. Şimdi bana, bir insanın yaşayabileceği en büyük acının pençesine düşmüşüm gibi geliyor ama hissettiğim bu acı, aslında o kadar da büyük değildir! Büyük mutluluklar yaşarken de bu sözü düşündüm hep. "Yaşadığın bu mutluluk, o kadar da büyük değildir aslında; abartma!"
Havaya sıçramakla dibe çökmek arasındaki dengeyi kurmak için, böyle bir kalıp gerekiyormuş meğer. Ne yalan söyleyeyim, çok işime yaradı. O yüzden de, aradan bunca sene geçti, o sözü unutmadım işte.
Kalıpları sevmediğimi yazının başında belirtmiştim. Buna, elbise kalıbı, ayakkabı kalıbı dâhil. Bir şeyin kalıba girmesi, onun doğallığını bozuyor. Hele de insan beyninin; sistemdi, gelenekti, görenekti derken, daha doğuştan itibaren kenarlardan tıraşlana tıraşlana kalıba sokulmasına, tek tipleştirilmesine oldum olalı karşı çıktım. Hiç sıcak bakmadım o yüzden; özellikle de adının başında "eğitim" vs. gibi sözcükler bulunan kurum ve kuruluşlara. Ama şeytan mı dürtmüş ne, ben de kendime bazı kalıplar oluşturmuşum. Ama hayatı cendere altına almak için değil, kendimi rahatlatmak için bulduğum kalıplar bunlar.
Bu kalıp meselesinin, uzaktan ya da yakından, tutarlılıkla da ilgisi var. Ne kadar çok kalıbın varsa, o kadar tutarlısın demektir. İyi de, tutarlı olmak matah bir şey mi gerçekten? 30 yıl önce aka kara dediysen, zırnık değişmeyip, bugün de aka kara dersen, toplum tarafından takdir edilirsin. "Adam hiç değişmedi." derler; "Ne kadar da tutarlıymış!"
Aslında, insanoğluna özgü genel bir defo bu. Değişime ayak uyduramamak, değişmeyeceğim diye inat etmek; üstüne üstlük, içine girilecek bir kalıp bulunca da o kalıbın dışına çıkmadan yaşamak gibi tuhaf zevkleri var bu türün. Bozuk bir tür yani; defolu üretim!
Zaten toplum, kendisinin bir parçası olan bu bozuk türdeşlerine, "Kalıbının adamı" adını takarak onları şereflendirme yoluna gidiyor. Biri bana böyle bir şey söylese, küfür yemiş gibi hissederim kendimi. Kalıbımın adamıymışım! Ne kalıbı ya? Benim niye kalıbım olsunâ'¦
Gerçi benim de kendime yakıştırdığım bazı kalıplar, daha doğrusu kalıp-sözler var tabii. İkisinden söz ettim yukarıda. Ama farkındaysanız, bunlar şık kalıplar. "Keşke" demenin neresi kötü? Her insanın sevilebilecek bir yönü illa ki vardır; keşke o yönünü görseydim, hiç olmazsa sadece onun için sevseydim onu diye düşünerek pişman olmak, bir insanın kendisine verebileceği en büyük hediyedir aslında. Keşke demek, kendini sevindirmektir!
Gelelim diğerineâ'¦ Hiçbir şey için gereğinden fazla sevinmemek, hiçbir şey için de gereğinden çok üzülmemek kadar güzel bir şey olabilir mi? Hani duygusuzlaşalım, kaşar olalım demiyorum. Kıvamını tutturalım, yeter.
Denerseniz, daha mutlu yaşarsınız. Kalıbımı basarım doğru söylüyorum!





Sayfayı Gönder