Esquire
 

"2007 iyi intibalarla anılacak bir yıl değil ama asıl faturalar 15 yıl sonra karşımıza çıkacak!" Tufan Türenç

Tufan Türenç ile Türkiye'nin bugünü ve geleceği ile ilgili konuşurken, 2007'nin önemli olaylarına değindik. Seçim, AKP, cumhurbaşkanlığı, medya, meclis başkanı, Emin Çölaşan, Aydın Doğan, sağın ve solun durumu, futbol gibi duraklarda irili ufaklı molalar verip dertleştik.

Yalnızca bir saat (rakamla 1). Tufan Türenç'in bana ayırdığı zaman işte bu kadardı. Oysa bir saatte, bırakın kendisi hakkında fikir edinmeyi, aklımdaki soruların hepsini sorabilmem bile imkânsızdı. Ama, Hürriyet gibi bir amiral gemisinin kumandanlarından biriyle söyleşi yapmaya kalktığınızda bunun başınıza gelmesi kaçınılmaz oluyor.
2007 yılı boyunca gazetecilerle yaptığım söyleşiler sırasında şunu öğrendim: Soru yanıtlamayı değil, anlatmayı seviyorlar. İki cümlede yanıtlanabilecek tek cümlelik sorunun yanıtı genelde bir kompozisyon oluyor. Bence mahsuru yok; çünkü anlatırken en doğal hâllerine bürünüyorlar ve ben de bu hâllerini gözlemleme fırsatı buluyorum. Bu süreç ne kadar uzarsa, teybimle birlikte, içimdeki izlenimlerin biriktiği depo da o kadar doluyor. Netice: Benim için çözülmesi uzun ve zor bir söyleşi; sizin için doyurucu bir portre yazısı. Ama Tufan Türenç'in bana ayırdığı zaman yalnızca bir saatti, dolayısıyla bu kez siz de ben de elimizdekiyle yetinmek durumundayız.
Malum, derginin aralık sayısı. Bu sayıda geride kalan yılın hesaplarını kapatmak gerekiyor. Bu yüzden yanıtın ne olacağından fazlasıyla emin olsam da söyleşiye şu soruyla başlıyorum. Tam ağzımı açıyorum ki, Tufan Türenç, "Şimdi bir saat vaktimiz var, bir saat içinde bitirmeye çalışalım." diyor.
Size göre 2007'nin en önemli olayı neydi?
Seçimdi, tabii. Türkiye'deki bütün dengeleri altüst etti, beklenmeyen bir sonuçtu çünkü. % 47 oy oranı tepkileri törpüledi; kimseye söyleyecek söz bırakmadı. % 47 sayesinde Abdullah Gül tipi bir cumhurbaşkanı Çankaya'ya çıktı. % 47 olmasa kamuoyu tepki gösterirdi; o da oraya çıkamaz, çıksa bile oturamazdı. Hatırlar mısınız, Özal cumhurbaşkanı seçildiğinde ne yüz kızartıcı tepkiler olmuştu. Gül'ün durumunda daha da beteri olurdu. % 47, Türkiye'yi çok etkileyecek. Şu andaki etkiden söz etmiyorum; bu etki giderek daha belirgin şekilde ortaya çıkacak. Belki 10-15 sene sonra bu % 47'lik seçim sonucunun ağır faturalarıyla karşılaşacağız. AKP'nin temsil ettiği dünya görüşü seçmen tarafından büyük destek gördü. Bu beni çok rahatsız eden bir şey, başka bir sürü insanı da rahatsız ediyor tabii.
"Başka bir sürü insan" şeklinde tanımlanan grubun içinden iki ismi özellikle çıkarıp burada ortaya sürmek gerekiyor: Emin Çölaşan ve Bekir Coşkun. Tufan Türenç ismi, Hürriyet'in biri sabık, diğeri mevcut bu iki muhalif yazarıyla hep birlikte anıldı. Yalnızca aynı değerleri, söylemleri ve idealleri paylaştıkları için değil, kafa dengi arkadaşlar oldukları için de. Onlar "mahşerin üç atlısı"ydı. Tiraj demek bir anlamda gol demekse; Hürriyet'in Metin-Ali-Feyyaz'ı... Bu sportif izdüşüm mantığı çerçevesinde, Aydın Doğan'ı da, zamanında takımın sembol isimleri Oğuz ve Aykut'u gönderen Ali Şen'le özdeşleştirebiliriz.
2007 yılının sizi pek memnun ettiği söylenemez yani...
2007 yılında, bilgi çağının yaşandığı, dünyanın ileri ülkeleriyle gelişmemiş ülkelerin arasındaki uçurumun daha da derinleştiği bir dönemde, böyle bir dünya görüşüne sahip bir iktidarla; kadınlarını hâlâ örtmeye, İmam Hatipleri çoğaltmaya, kutlu doğum haftaları kutlamaya, bir din motifini topluma pompalamaya uğraşan bir iktidarla işimiz çok zor. Dinin bütün toplumlarda yeri var; ama dini, günün koşullarına ve sosyal yaşama egemen kılmaya başladığınız zaman çağdaşlıktan, eğitimden kopuyorsunuz. Bu kafayla Türkiye çağdaş ülkeler ligine çıkamaz. Dolayısıyla 2007 iyi intibalarla anılacak bir yıl değil.
15 sene sonrasını bugünden öngörüyorsunuz. Peki, haksız çıkmanız mümkün değil midir?
Değil, çünkü yapılanları görüyorum. Tayyip Erdoğan'ın "Biz artık merkez sağ partisi olduk; merkez soldan bile oy alan çağdaş ve demokrat bir partiyiz; din ayrı bu iş ayrı." deyip diğer yandan Hüseyin Çelik gibi bir millÃ'Â'Ã'® eğitim bakanını tutması, eğitimi o adamın eline vermesi ve o adamın icraatları gösteriyor ki Türkiye çağdaş eğitimden uzaklaşıyor. Bakın, bütün İmam Hatiplileri üniversitelere taşıma gayretindeler. Böyle yaparak İmam Hatipleri çoğaltacaklar. Sekiz yıllık zorunlu eğitime geçilmesinin ardından, ortaokul bölümlerinin kapanmasıyla 600 bin İmam Hatipli sayısı, 140-130 binlere inmişti. Şimdi yine bu rakama getirilmeye uğraşılıyor. Hatta onu da geçmek istiyorlar. Siz 600-700 bin öğrencili alternatif bir eğitim sitemini, çağdaş eğitim sisteminin içine oturttuğunuz vakit, çağdaş eğitim sistemini bozmuş olursunuz. El sıkmayan kaymakam, müsteşar, vali nesli daha da artacak. 15 yıl sonra; el sıkmayanlar, molla zihniyetliler, çağdaş düşünemeyenler, "Allah'ın izniyle her şey olur" kafasındakiler Türkiye'yi yönetmeye başlayacak. Böyle bir Türkiye'nin; cumhuriyetin kazanımlarına, laik demokratik cumhuriyete, çağdaş değerlere sahip çıkabilmesi mümkün değildir. Avrupa Birliği diye tutturuyorlar. Avrupa Birliğinin Türkiye'yi dışlamasında bugünkü iktidarın dünya görüşü çok etkili. Bakmayın, bunu söylemiyor Avrupa; ama ikili görüşmelerimizde "Sizin başbakanınızın, bakanlarınızın karısının başı örtülü; bu kültür farkıyla birlikte olamayız." diyorlar.
Yaşam tarzları ve düşünce yapıları AKP'nin dünya görüşüyle bağdaşmayanların arasında da AKP'ye destek verenler var. En güçlü gerekçeleri de "istikrar"...
Zaten, dediğiniz o tiplerin hepsi AKP'li olmuş durumdalar. Birçoğunun buradan çıkarı var. Birçoğu ABD'nin adamı. ABD, AKP'yi çok sevmemesine rağmen Türkiye'de AKP iktidarının sürmesinden yana. Avrupa Birliği de öyle. Ama, onların Türkiye'yle ilgili hesapları başka, bizimki başka. Biz onlarla eşit koşullarda, aynı kampta yer almak istiyoruz. Atatürk'ün gösterdiği hedef de bu, biz Batılılaşmak istiyoruz. AKP Batılılaşmak istemiyor aslında. Bakma, öyleymiş gibi görünüyorlar. Çünkü içeride meşruiyetini kazanmak için, askere karşı daha güçlü olabilmek için, kendine karşı olan cumhuriyet kurumlarını alt edebilmek için AB'ci rolü oynamak zorundalar. Aslında, dünya görüşleri itibarıyla kadın ve erkeğin ayrı dünyalarda yaşamasını; çağdaş eğitime nazaran dinÃ'Â'Ã'® eğitimin yaygınlaşmasını ve toplum yaşamında din faktörünün ağırlık kazanmasını istiyorlar. İçkili yerlerin kapatılması, eğlence yerlerinin azaltılması peşindeler. Turizmi bile kerhen yapıyorlar. Türkiye'nin turizme ihtiyacı olmasa bu konuda bir sürü zorluk çıkaracaklar. Tesettür otellerinin sayısı bugün 30-40'ı buldu. Başı açık, modern insanları almıyorlar. Sermaye bu iktidar döneminde bu kesime aktı. Bu otellerin sayısının 150-200'e çıktığını, Arap turistlerin çoğunluk hâline geldiğini gözünüzün önüne getirin; sonra Türkiye'nin imajını düşünün.

RÖPORTAJ: EGE GÖRGÜN - FOTOĞRAFLAR: ULUÇ ÖZCÜ

Sayfayı Gönder