 |
X-Fighters Rio'yu salladı!
Enerji seviyesi yüksek, bir o kadar da çılgın aktiviteleri bünyesinde toplamayı alışkanlık hâline getirmiş Red Bull, kendine ev sahibi olarak Rio de Janeiro'yu seçti bu sefer. Samba ritimlerine alışık olan caddeler, motor sesini yadırgamadı. Ne de olsa burası Rio'ydu; her sese uyacak bir figür bulunurdu...
Red Bull İletişim Müdürü Serpil Çubukçu beni arayıp "Hadi hazırlan, çarşamba günü Rio de Janeiro'ya gidiyoruz!" dediğinde günlerden pazartesiydi. "Nasıl olur, benim vizem bile yok, iki günde yetişir mi?" dediğimde ise Brezilya'nın Türk vatandaşlarına vize uygulaması olmadığını öğrendim. Bir daveti kabul etmek için daha iyi bir sebep olabilir mi! Apar topar hazırlanıp çarşamba sabahı havaalanının yolunu tuttum. Uçuşumuz, Iberia Havayollarıyla Madrid aktarmalı olarak gerçekleşti. Rio'ya gitme niyeti olanlara tavsiyem, Iberia Havayolları dışında başka bir havayolu şirketini tercih etmeleri. Toplamda 16 saat süren uçuşta; hosteslerin kabalığı ve servisin kötülüğü yüzünden uçaktan dayak yemiş gibi iniyorsunuz. İşte o zaman, Türk Havayollarının kıymetini bir kez daha anlıyorsunuz. Yorgun ve bitkin bir şekilde Copacabana'daki Pestana Otele vardığımızda uçuş sarhoşluğu yaşıyorduk. Türkiye ve Brezilya arasındaki altı saatlik saat farkı bizi epey serseme çevirmişti. Otelin barında Brezilya'nın geleneksel içkisi Cachaca'dan yapılan Caipirinha'larımızı yudumlayıp okyanus manzaralı odalarımıza çekildik. Ertesi gün elimizde Wallpaper dergisinin "24 Saatte Rio" kitabıyla yollara döküldük. Orada mevsim sonbahar olmasına rağmen sıcaklık 27 derece civarındaydı. Ancak, birden bire bastıran yağmur, mevsimin sonbahar olduğunu hissettiriyordu. Uçsuz bucaksız kumsalların bulunduğu, yeşille mavinin iç içe geçtiği bu şehirde, tepelik yerler çok güzel değerlendirilmiş ve turistik alanlar hâline getirilmiş. "Sugar Loaf" adını verdikleri tepe ise en meşhuru. Tepeye 70 kişi kapasiteli teleferiklerle çıkıyorsunuz ve muhteşem Rio manzarasıyla karşılaşıyorsunuz. Sonrasında, Japon turistler gibi durmadan fotoğraf çekiyorsunuz. "Bu manzara beni kesmedi!" diyenler, helikopter kiralayıp şehrin üzerinde tur da atabilir. Bir sonraki durağımız şehrin simgesi olan Corcovado Tepesi'ndeki İsa heykeliydi. Ulusal parkın içinde yer alan 35 metrelik bu heykele yeşillikler içindeki şahane bir yoldan, kıvrıla kıvrıla çıkıyorsunuz. Farklı bir Rio manzarasıyla karşılaşacağınız bu tepede bulunan üç adet restorandan birinde oturup manzara eşliğinde turistik; yani biraz yüksek hesap ödeyeceğiniz bir yemek yiyebilirsiniz. "Dağdan indim şehre" moduna geçtiğimizde, altı kişilik ekibimiz farklı yerlere dağıldı. Serpil ile benim hedefimiz dünyanın neresine giderseniz gidin hemen hemen her ayakkabının altında yazan "made in Brazil" damgasından yola çıkarak, ucuz ayakkabı bulmaktı. Sonuçta, ayakkabının cennetindeydik. Bu hayalle kendimizi "Sao Conrado Alışveriş Merkezi"ne attık. Ancak hayallerimiz suya düştü. Ayakkabılar ucuz olmasına ucuzdu fakat modeller bir fiyaskoydu. Üç beş ayakkabı denedikten sonra hüsrana uğramış bir şekilde kendimizi otelimize attık. YAZI: ÖZGE SARIKADILAR
|
 |