İletişim hapishanesinden kaçmak mümkün mü?

Prada’nın ‘Düşünce Makinesi’ sergisi, bize büyük eserlerin ancak inzivada yaratılabileceğini söylüyor. Tabii eğer münzevi olabilecek kadar cesursak.

Yazı Özge DİNÇ

İnziva yaratıcılığı besler mi? Ya da bir diğer deyişle kalabalıktaki bu harala gürele halimiz düşüncelerimizi susturuyor mu? Heidegger ve Wittgenstein gibi filozoflara bakılırsa susturmakla da kalmıyor, düşünme eyleminin kendisi ortadan kalkıyor.

'nın 26 Mayıs'ta Venedik'teki binasında açtığı ve 26 Kasım'a dek sürecek 'Machines à Penser' (Düşünce Makinesi) adlı sergi, bize bunları düşündürüyor, hatta sonunda amaçladığı gibi hayhuy içindeki hayatlarımızı sorgulatıyor.

'Düşünce Makinesi', 20. yüzyılın öncü üç büyük filozofuna; Adorno, Heidegger ve Wittgenstein'ın zorunlu ya da gönüllü sürgün hayatlarına, inziva arayışlarına, bu seçilmiş yalnızlık içindeki hayatın felsefe alanına katkılarına odaklanmış. Epey de düşündürücü şekilde: Aslen saray olan bir yapının içinde. (Gerçi sarayda da sürgün hayatı yaşanabilir; akla hemen V. Murat geliyor.)

Bu yapı, 17. yüzyılda Giuseppe Sardi tarafından tasarlanıp inşa edildiğinde varlıklı Cornaro Ailesi'ne aitti. Hatta ailenin üyesi Caterina Cornaro, evlenince Kıbrıs Kraliçesi olacaktı. Domenico Rossi'nin bir yüzyıl sonra yeniden kurduğu yapı, ailenin sonraki nesil üyelerinden biri tarafından Papa VII. Pius'a bağışlandı. Kilise ve okul olduktan sonra bir süre metruk halde kaldı. 2011'de de İtalyan köklerine çok düşkün olan Prada tarafından restore edildi ve Venedik Bienali gibi etkinlikler için kullanılmaya başladı. Şimdi de 'Düşünce Makinesi' sergisini sahipleniyor.

Asma kat hariç üç katı olan sergi alanı Ca'Corner della Regina, İtalya'da bir yarımada olan İstirya'nın taşlarından inşa edilmiş. İçeride bahsedilen filozof 'kulübeleri' ise tam aksine sıradan dağ kulübeleriydi. Örneğin Heidegger, Almanya Todtnauberg'deki Kara Orman'ın sınırlarındaki münzevi evine 'The Hut', yani 'kulübe' adını veriyordu, mütevazı yapının kulübenin sözlük karşılığı olduğunu hissettirerek. Wittgenstein Norveç fiyortlarında bir dağ kabininde, Adorno Los Angeles'ta bir kulübede yaşıyordu.

Heidegger'inki gönüllü bir münzevilikti. Fikirlerini olgunlaştırabilmek için tam 50 yıl şehirden uzak kulübesinde kaldı, bir dönem Cambridge Üniversitesi'ndeki görevine gidip gelmesi dışında da hep bu küçük dört duvar arasında yaşadı. Bu kulübe ona göre felsefe üzerine düşünmek için en uygun yerdi; hatta 'yalnız' olan ama asla 'tekbaşına' olamayan şehirlilerin anlayamayacağı her şeye sahipti. Pek çok araştırmacının incelediği münzevi kulübe yaşantısını şöyle anlatıyordu Heidegger: "Soğuk bir kış akşamında sert bir kar fırtınası vuruşlarıyla kulübenin etrafında kıyameti kopardığında, her şey karla kaplandığında ve örtüldüğünde o zaman felsefenin en yüksek zamanıdır."

'Düşünce Makinesi' sergisi de bu sözleri destekleyen; yaratıcılık, felsefe, sanat ve mekân arasındaki ilişkiyi düşündüren eski ve sipariş üzerine yapılmış eserlerden oluşuyor. İskoç ressam ve şair Ian Hamilton Finlay'in 'Adorno'nun Kulübesi' adlı kafeslerden oluşan eseri, Rönesans dönemi ufak odalarını yansıtıyor, Adorno'nun sürgündeki yaşamı Patrick Lakey'in fotoğraflarından yola çıkan büyük ölçekli birebir kulübesiyle gözümüzün önünde canlanıyor. Bu, Lakey'nin ilk çalışması değil; sanatçı daha önce de 'German Photographs' (Alman Fotoğrafları) adlı sergisinde Almanca konuşan filozof ve yazarların evlerini konu etmişti. Susan Philipsz, sergi için Adorno'nun meslektaşı Hanns Eisler'in bir film müziğinden yola çıkarak yeni bir ses enstalasyonu oluşturmuş, fotoğraf sanatçısı Ewan Telford da Adorno'nun evinin fotoğraflarıyla sergiye katılmış.

Adorno'nun sinema merakını konu eden bir video, film salonunda izlenebiliyor. Adorno'nun son yıllarında yanında olan yapımcı ve yazar Alexander Kluge'nin önerileriyle şekillendirilen heykeli de burada yer alıyor.

Prada'nın sergisine konu edilen Heidegger, Wittgenstein ve Adorno gibi büyük filozoflar ve sanatçılar, sistemli düşünebilmek için kulübelerinde inziva hayatı yaşamayı tercih etti.

'Düşünce Makinesi'nde Heidegger, Wittgenstein ve Adorno'nun kulübeleri yüzde 88 ölçekle küçültülmüş halleriyle inşa edilmiş. Böylece kulübeleri hayal etmek, hatta içlerinde gezinmek mümkün oluyor.

Ancak görebileceğimiz tek şey, filozofların yaşadığı evler değil; üç katta Wittgenstein'ın kişisel eşyası, Mark Riley'nin oluşturduğu minyatür kulübe ve çevresi maketi (Sanatçı Wittgenstein ve Heidegger'in yanında Jean-Jacques Rousseau'nun kulübesini de eklemiş.), Wittgenstein'in yaptığı tek heykel, Goshka Macuga'nın bu sergi için oluşturduğu üç filozofun beyin kısmından çiçekler çıkan ve porselen, toprak ve kauçuktan yapılmış heykelleri (kişisel favorim), Heidegger'in ve Wittgenstein'ın kitaplarının ilk baskıları, İskoç yazar Alec Finlay'ın bir kulübe üzerine asılmış ve 'kulübelerin hikmetini anlamanın zor olduğundan bahseden' dizeleriyle kelime oyunlu (Hut- Utopia: Kulübe Ütopyası) 'Hutopia' adlı şiiri de görülebiliyor.

Serginin küratörü, hem üniversitede felsefe dersleri veren hem de küratör olan Dieter Roelstraete. Serginin duygulara seslenen yanı da muhtemelen bu yakınlıktan ileri geliyor. "Ben bu sergiyle mekân ve düşünme, yaratıcılık ve inziva, etki ve çözüm arasındaki ilişkiyi düşündürmek istiyorum." diyor Roelstraete. Belki de Tractatus, Varlık ve Zaman ve Adorno'nun Minima Moralia gibi felsefe ve düşünce tarihini değiştiren yapıtlar, ancak Wittgenstein'ın bir mimarlık eğitimi olmamasına rağmen kendi tasarladığı kulübesinde, Heidegger'in insanları ve kalabalığı bırakıp dağ eteğine gitmesiyle ve Nazi rejiminden kaçıp Los Angeles'ta sürgün hayatı yaşamak zorunda kalan Adorno'nun tek başınalığıyla ortaya çıkabilir.

Sürgün sanatçıların yapıtları bize bir yanıyla da dokunaklı gelir. Çünkü sürgün, çocukluğundan, anılarından ve sevdiklerinden de uzak olmak zorunda kalmak demektir. Şu sıralar okumakta olduğum, Nazi rejiminden kaçıp İstanbul'a gelen ve burada Alman edebiyatı birimini açan Auberbach'ın İstanbul, yani benim şehrim hakkında anlattıkları da bunu düşündürüyor. Benim şehrimin onun için hem bir kurtuluş hem de kafes anlamına gelmesi üzerine düşünüyorum. İnsanın bir savaş sebebiyle kendi şehrini uzun yıllar görememesinin ne demek olduğunu anlamaktan korkuyorum. Ama Auberbach'ın yazdığı ve kült kabul edilen Mimesis de böyle bir ortamda ortaya çıkabiliyor. Sürgün akademisyenin denemelerinin toplandığı esere Yabanın Tuzlu Ekmeği adının verilmesi de. Sürgün hayatı; ekmek, ama tuzlu bir ekmek yediren yer işte. Tarkovski'nin 'Nostalji' filminde konu edilen kendi ülkesinde ölmek isteyen yazar için de, Baldy Dağı'ndaki manastıra kapanan Leonard Cohen için de, 'Düşünce Makinesi' sergisinde konu edilen; hayatını Suriye çöllerinde geçirmek zorunda kalan papaz Aziz Jerome için de böyleydi. Jerome, münzeviliği sayesinde İncil'i Latinceye ilk çeviren kişi olmuştu. Denilebilir ki edebiyat, sanat ve düşünce hayatının önemli bir kısmı, inzivada ve sürgünde yeşerdi. Çünkü sanatçı, her zaman şehrin kalabalığında değil, odasında tek başınaydı. Kalabalığa karışmakta acele ettiğimiz zamanlarda kendimize hatırlatmak zorunda olduğumuz, ancak katlanmanın pek de kolay olmadığı bir durum bu. Tekbaşınalık, kendine katlanmayı, hayhuyla üstesinden gelebildiğimiz düşüncelerin sesini dinlemek zorunda olmayı da gerektiriyor.

Prada'nın önayak olduğu 'Düşünce Makinesi' sergisini düzenleyen küratör Roelstraete, serginin ismini isabetli bir şekilde modernizmin en büyük mimarlarından Le Corbusier'nin mekân ve hayat arasındaki ilişkiyi açıklayan ve evlerimiz için söylediği 'Yaşam Makinesi' tanımından almış. Söz konusu filozofların evleri de hem yaşam hem 'düşünce makinesi'ydi çünkü. Roelstraete, bu serginin bir benzerinin kulübeler yerine adalar, hatta çöller için de yapılabileceğini söylüyor. "Çünkü," diyor, "hepsi kaçma arzumuzun temsili olan, özgür olmanın, iletişimden kopabilmenin mümkün olduğu yerler. Hepimizin hayal ettiği, istediği şeyi anlatıyor. Eğer büyük bir şehirde yaşıyorsanız muhtemelen dağları hayal ediyorsunuzdur."

Ama bu filozofların gerçekleştirdikleri hayat, çoğunluk için çok da mümkün değil. İnzivayı sorgulayan serginin sarayda olması gibi, bu sergide de iletişimden kopamamamıza bakılırsa şansımız epey az. Nedenini küratör Dieter Roelstrate şöyle anlatıyor: "Sergiyi dolaşırken telefonumu kapatmayı, ekranlardan, bilgisayarlardan uzaklaşmayı istemiştim. Bilgisayarımı yanımda getirmedim bile. Ama geldiğimde burada kablosuz internet ağı olduğunu gördüm ve dedim ki, 'Cennette bile olsak, iletişim hapsinden kaçmamız mümkün olmayacak.'"

BİZE ULAŞIN