- ?

Menajer Günfer Günaydın, babası Erol Günaydın'dan neler öğrendiğini anlattı...

Röportaj Seda KARAN
Fotoğraf Ömer Faruk GÖKALP

Biz üç kız kardeşiz. Büyük ablam Ayşe 1966, küçük ablam Fatoş da 1969 doğumlu. Ben de 1977'liyim. Ablalarım benden çok önce evden ayrıldı; yurt dışında eğitim almak ya da çalışmak için. Genel tabloya bakarsak; üçümüz de şanslıydık.

Ablalarım evden gidince annem ve babamla turnelere katılmak, şehir şehir gezmek de bana kalmıştı. Hani derler ya; çocukluğum tiyatro kulislerinde geçti diye benim de çocukluğum tiyatrolarda ve turnelerde geçti. Babam Akbank Çocuk Tiyatrosu'nu yapıyordu o yıllarda; Volkswagen bir minibüsü vardı ve yaz tatillerinde ailecek Anadolu'ya turneye çıkardık.

Dedim ya: benim için yaz tatili turne demek diye; mesela ben 'yazlık' kavramını hiç bilmem. Bizim için yazlık demek turne demekti. Hatta yazlığa giden sınıf arkadaşlarıma özenirdim de. Ama bir yandan da sınıf arkadaşlarım da benim durumuma özenirdi. Turneye gelmek ya da kulise girmek isteyen arkadaşlarıma "Hayır, o benim babam. Siz giremezsiniz." derdim.

Babam üçümüzün de üzerimize titrerdi. Şu tabloyu hiç unutmam… Nişantaşı'ndaki evimizde yaptığımız Yılbaşı günleri bizim evde farklı bir hava olurdu. Hani belki bakımsızlıktan duvardaki boyalar dökülürdü ama o sofra ve süsleme mutlaka yapılırdı. Hindisinden havyarına kadar en güzel yemeklerle donatılırdı soframız. Oyuncakların en yenisi, en güzeli gelirdi bize.

Hediye konusunda istediğimizi alma ve şımartma konusunda çok bonkördü babam. ABD'den en güzel Barbie bebekleri getirirdi özenle. Hiç unutmam; küçükken babam bana bir çizme almıştı, tabanında palyaço izleri vardı. Sırf o izleri göreyim, hissedeyim diye beni Uludağ'a götürmüştü; karda yürüyeyim de çizmenin altındaki izler çıksın.

Babamın hayvan sevgisi inanılmazdı. Çocukluğumuzdan bu yana hayatımızın her döneminde evde her zaman bir evcil hayvanımız oldu. Bir keresinde çekimden hindi getirdi, kesecekler diye üzülüp eve getirmişti.

Babanın oyunculuk yeteneği bana geçti mi diye sorarsanız; Akbank Çocuk Tiyatrosu'ndaki üç oyunda miyavlamıştım. Daha sonra birkaç dizide ufak rollerim oldu ama kamera önünde olmak bana göre değil.

Ünlü birinin çocuğu olduğunuzda ego ile sorununuz olmuyor. Bazı şeyleri sindirmiş oluyorsunuz. Bir de ben babamın neredeyse bütün çekimlerinde, kulislerinde ve ortamlarında bulundum. Ünlü olmanın ya da oyuncu olmanın zorluklarını da güzelliklerini de bizzat gördüm.

Ben büyüdükçe, ilişkimiz daha da sağlamlaştı babamla. Birlikte çok eğlenceli zamanlar geçirdik. Evimizde verilen kalabalık yemekler hiç bitmezdi. Oyuncusu, sanatçısı, müzisyeni, ressamı aklınıza gelebilecek her isim neredeyse her akşam bizim evde yemekte olurdu. Rahmetli babam bir de gençleri çok severdi; etrafında hep gençler olsun isterdi hep.

Gürültüyü çok severdi. En hasta haliyle yatarken dahi ona en yakın odada olmamızı ve sesimizi duymak isterdi. Sessizlikten, yalnızlıktan çok sıkılırdı.

Sevmediği birini hemen anlardım. İlk kez tanıştığı birini ya sever ya da hiç sevmezdi. Sevmediğini de çok güzel belli ederdi.

Ani çıkışları da çok vardı babamın ama bu da yalanı hiç sevmediği için olurdu.

Genel tabloya bakarsak; yumuşak ve anlayışlı bir adamdı, Karadenizli bir erkek olmasına rağmen. Hatta Karadenizli olduğu için ben de kız doğunca, eyvah şimdi üç kızla nasıl yapacak diye endişelenenler bile olmuş. Despotluğu bırakın tam tersine oldukça rahat bir babaydı kızlarına karşı.

Çocukluk ve gençlik dönemim kadar son zamanlarında da hep beraber vakit geçirebildik. Bu yüzden vicdanım çok rahat. Tekerlekli iskemleyle iki kez Belçika'ya, bir kez de Paris'e gittik. .

Ne kadar romantik olsa da babam evde tipik bir Karadeniz erkeğiydi. Anneme evde destek olsun gibi bir huyu yoktu.

Biraz tembel bir adamdı, annemi kaybettikten sonra daha da tembelleşti. Hatta resminin karşısına oturup "Bak seni kıskandım, ben de kanser oldum." diye onunla konuşurdu.

Babam her yaşta insanla oturup sohbet etmeyi ve onları güldürmeyi çok severdi. Gereksiz ve entel davranmaya çalışan insanlardan da nefret ederdi. Suratlarına da söylerdi neler hissettiğini.

Paraya, mala mülke çok değer veren bir adam olmadı hiçbir zaman. Paramız yoksa evdeki tabloyu ya da fotoğraf makinesini satardı. Fotoğraf makinesini içindeki resimleri tab ettirmeden sattığı için bebeklik fotoğrafım yok kadar azdır mesela. Ama hayatı boyunca da hiçbir şeyi eksik etmedi çocuklarından.

Nişantaşı'ndaki evi boşaltırken eşyaları ne yapacağımızı şaşırmıştık. Fotoğrafları, arşivleri, şapkaları bende duruyor.

Oğlum Güneş'le daha yeni yaşadığımız çok güzel bir anımız var. Evimizde, babamın büyük bir fotoğrafı asılıdır. Bir gün ben evde yokken fotoğraftakinin kim olduğunu soran oğluma eşim de "Deden melek oldu gitti." diye anlatmış. Daha sonra eve geldiğimde oğlum yanıma gelip "Anne benim kanatlarım var, dedeyi alıp sana geliyorum." dedi birden. Nasıl duygulandığımı, ağladığımı anlatamam.

Çocuklarımın disiplini ve yeteneği varsa oyuncu olmalarını isterim elbette. Ben yeteneksiz çıktım bu konuda. Babam 75 yaşına kadar çalıştı; hastaneden çıkıp işe gitmişliği bile var. Ezberine düşkün, disiplinli ve son nefesine kadar çalışmak istedi. Babam gibi çalışacaklarsa çocuklarım da oyuncu neden olmasın.

Bazı 'keşke'ler çok ağır geliyor insana. Keşke hayatta olsaydı da şu anda onunla birlikte fotoğraf çektirebilseydik. Keşke hayatta olsaydı da torunlarını görebilseydi, onlara dedelik yapabilseydi. Erkek çocuğu olmasını çok istiyormuş mesela. Keşke hayatta olsaydı da oğlum Güneş'i görebilseydi.

BİZE ULAŞIN