Büyüteç çağı

Moda, 21. yüzyıla ‘Büyüteç Çağı’ dememiz gerektiğini söylüyor.

Yazı: Özge DİNÇ

Abartılı, beklenmedik, gösterişli. X Supreme Koleksiyonu'na bakınca aklımıza gelen ilk sıfatlar bunlar. X Supreme Koleksiyonu, lüks olmaktan hiç çıkmamış bir markanın (Louis Vuitton) tam da ona zıt değerlerle, yani sokak modasını temsil eden bir başka markayla (Supreme) işbirliğine dayandığı için bildiklerimizi yerle bir etti. Öte yandan koleksiyondaki ürünlerde Supreme'nin canlı kırmızı renginin üzerinde baştan aşağı mükerrer logoyu görüyor, özellikle Louis Vuitton X Supreme çantasında dev bir Supreme logosuyla karşı karşıya kalıyorduk. Bu çanta, daha gördüğüm andan itibaren bana dönemimizi anlatan etkili bir altyazı gibi göründü.

Geçen yüzyılın en önemli tarihçilerinden Eric Hobsbawn, 20. yüzyılı anlattığı kitabını Aşırılıklar Çağı diye nitelendirmişti ki hiçbirimiz ona karşı çıkamazdık, çünkü geçen yüzyıl, bitmek bilmez savaşları, büyük dönüşümleriyle insanlık tarihinin en hızlı yüzyılıydı; denebilir ki bir yüzyılda birkaç yüzyıl birden geçirmişçesine gelişimlere-dönüşümlere şahit oldu yeryüzü. Peki 21. yüzyıl, henüz 18 yılını yaşamış olsak da, Büyüteç Çağı diye nitelendirilmeyi çoktan hak etmedi mi? İçinde bulunduğumuz dönem, hem gerçeğin hem de gerçek-sonrasının (post-truth) bir büyüteç tutulmuşçasına abartıldığı, çarpıtıldığı bir dönem olarak bu başlığın altını dolduruyor.


Brian Lichtenberg adlı tasarımcı, lüks markaların logosunu kullanarak ürettiği 'fake' Homiès, Féline, Bucci, Ballin tişörtleriyle ünlendi.


Büyüteç Çağı; çünkü her şeyin 'daha çok' görmek, görünmek için büyütüldüğü bir dönem, neredeyse onun gerçekteki daha ufak halini unutmamız bile söz konusu: Artık bir haberi gördüğümüzde onun bir fikre göre abartıldığını çok iyi biliyoruz; güzellik yetmiyor, kusursuz derecede güzel olmak istiyoruz, photoshopsuzluğu hatırlamıyoruz; gösterişli yapılar yeniden yükselişte, nicelik niteliğe göre daha çok haber değeri taşıyor. Bunu Louis Vuitton X Supreme Koleksiyonu'ndan önce, kırtasiye ürünlerine ve telefonuma baktığımda düşünmüştüm: Montblanc'ın eski bir dolmakalemiyle yeni bir kalemi arasındaki en büyük fark, kalemin boyutunun giderek büyümüş olmasıydı. Yine eskiden cebe sığması en büyük arzumuz olan cep telefonları artık epey büyüktü: iPhone 4 ile 8 ya da 8 Plus'ı yan yana koyduğumuzda iki farklı cihaz olduğunu bile düşünebilirdik. Fotoğrafı büyütmek için başparmağımızla işaret parmağımızı açma hareketimiz, Büyüteç Çağı'nın sembollerinden biri âdeta.

Öyle görünüyor ki, İsveç ya da Japon minimalizmini bir kenara koymanın vakti geldi, çünkü "Az, çoktur." sloganı bir süredir moda haftalarının kulislerinde yankılanmıyor. Artık moda bize abartmamız gerektiğini söylüyor: Önce 'oversize' (bol kesim) kalıp arttı, ardından da canlı renkler, sadeliğiyle ünlenmiş markaların koleksiyonlarında bile görülmeye başladı. Daha çok da, logoların giderek daha büyük, daha 'bold' hale gelmesiyle. Öyle ki bütün moda kaynakları dönemimizi 'logomanya dönemi' diye adlandırır oldu.

Birkaç sezondur sokak giyim markaları ve uluslararası seri üretim markalarıyla birlikte lüks markalar da dev logolu ürünleriyle karşımıza çıkmaya başladı: Yves Saint Laurent'nin logodan topuk yapılan ayakkabısı, tamamen logodan oluşan monogram çantalar, baştan ayağa logolu ürünlerle yapılan kombinler: 'den 'ya, çift F'li logosuyla Fendi'den Dior'a dek. Öyle ki ne defilede Irina Shayk'ın üzerinde 'Love you Philip Plein' yazılı elbisesiyle yürümesi bizi şaşırttı, ne de bütün etkileyicilerin (influencer) logolu tişörtleriyle art arda fotoğraf paylaşması. Büyüteç Çağı'nın ruhuna uygun olarak logolar her yeri sardı. Minimal olarak bilinen markalar bile bu trende ayak uydurmak zorunda kaldı; örneğin Kenzo, dev logosu ve kaplan figürüyle her yerdeydi artık. Üstelik sadece giysilerde değil, örneğin Louis Vuitton logolu telefon kılıflarında bile.


Moschino'nun McDonald's'a benzettiği logosunu üzerine koyduğu patates kızartması çantası, bize günümüz anlayışıyla ilgili çok şey söylüyor.


Calvin Klein, logosunun boyutunu büyüten ve yeni logosunu #mycalvin etiketiyle paylaşan markalar arasındaydı. (Bir diğeri de ) Bu logo meselesi öyle önemliydi ki Gucci, GucciGhost adıyla tanınan bir graffiti sanatçısından logosunu yeniden tasarlamasını istedi; Vetemen ts ve Off-White'ın logolar la oynadığı tişörtler çoksatar oldu.

Bu, bir anlayışın değişimini de gösterdi bize: SO'lerde hiphop'ın yükselişiyle hayatımıza giren logo lar, daha sonra giderek görünmez olmuştu. Bir statü sembolü sayılan lüks ürünlerde dev logo olması veyahut logonun görünmesi neredeyse 'mahcup zevk' sayılıyordu, çünkü sözgelimi Dior marka bir takım elbiseyi tanımak için ona bakmak yeterliydi eski dönemin anlayışına göre. Vintage ürünlerin bugünküne göre daha sade olmasının nedenlerinden biri de buydu.

Logolar büyümekle ve değişmekle de kalmadı; tıpkı Louis Vuitton X Supreme Koleksiyonu'ndaki gibi, bildiklerimizi yerle bir eden giysilere de rastlamaya başladık. Bir anlayış bile isteye tahrip ediliyordu: Zarafetiyle bilinen Dior, dev bir Dior Addict tişörtü üretti, Anya Hindmarch daha da ileriye gidip Kellogg's marka mısır gevreğinin logosunu çantalarında kullandı. Moschino'nun defilesinde manken, elinde McDonald's'a benzetilmiş Moschino çantayla göründü, patates kızartması şeklinde zincirli bir çanta ile Hershey's çikolata barlı elbiseler tasarladı; Marc Jacobs, Coca Cola logolu tişörtler üretti, hatta Chanel, kurucusu Coco Chanel'e gönderme yaparak 'Coco-nuts' yazılı tişörtler tasarladı. Markaların isimleriyle alay etmesinin diğer örneği de Moschino'nun Fauxchino, Versace'nin Versus adıyla ürettiği ürünlerdi. Balenciaga-Vetements işbirliğinin tişörtlere yansıması ise 'Balements' ismi ve logosu oldu.

Hatta Brian Lichtenberg adlı bağımsız ve küçük bir marka (Tasarımcısıyla aynı adı taşıyor.) markaların logolarını tahrip ederek kullandığı tişörtleriyle ünlendi. Hermes logosuyla Homies, Celine logosuyla Feline, Bucci ya da Ballin tişörtleri bu ürünler arasındaydı. "Bu işin bu kadar tutacağım tahmin etmiyordum," diyecekti sonradan Lichtenberg; "hiç öyle ummazken bu iş, kirarnı ödeyebildiğim, hatta rahatça geçinebildiğim bir yatırıma dönüştü."

Modanın geldiği nokta, neredeyse Andy Warhol'un kitle kültürü malzemelerinden Campbell's çorba konserveleriyle yaptığı sanat eserlerinden farksız. Warhol, kesinlikle bugünleri, markaların bile isteye tahrip ettiği yargıları görmeyi çok isterdi.

Balenciaga'nın mükerrer logolu tişörtleri ve lüks algısını yıkan esprili ürünler, aslında kimleri hedefliyor? Louis Vuitton, neden dev sokak giyim markasıyla işbirliği yapıyor ve dev bir Supreme yazılı çanta üretiyor, neden Vetemen ts, DHL için tişört üretiyor? Ya da neden aidiyet duyduğumuz kurumların ismini, inandığımız görüşleri, sloganları (Dior'un C himamanda Ngozi Adichie'nin kitap adından ilhamla ürettiği "Hepimiz feminist olmalıyız." yazılı tişörtleri, Brexit yazılı broşlar ya da Tom Ford'un kadın hakları hareketine destek çıkan 'Pussy Power' yazılı bir çanta üretmesi gibi) sözlerimizde değil de, hiç tanışmadığımız insanlara bile duyurabilecek şekilde üzerimizde taşımayı böylesine çok istiyoruz?

Cevap, bu çağın mensuplarında gizli. Moda, politikanın ve sosyolojinin güzel tasarlanmış bir aynası olarak bizi, tam da bugündeki halimizi gösteriyor bize. Moda markalarının logolarını değiştirmesi dahi normal, özellikle de Snapchat'in efektlerinin bizi sevimli bir köpeğe, hatta yumurtaya dönüştürmesinin çok hoşumuza gitmesi gibi. Snapchat ve Instagram'la birlikte, daha çok görünmek, daha çok beğenilmek, istediğimiz gibi görünmek mefhumları hayatımıza bir daha çıkmayacak şekilde girdi. Fotoğraf, belki de daha önce hiç olmadığı kadar önem kazandı; elbette çarpıtılmış biçimiyle; çünkü sosyal medyada olduğumuz gibi değil, olmak istediğimiz gibi görünebiliriz. Takipçi sayısıyla açılmayacak kapı olmaması da Milenyum Çağı genç lerini, sonra da eski kuşakları bu alanlara daha çok önem vermeye itti.

Bu, eğlenmeyi, her şeyle alay etmeyi çok seven; fark edilmeyi, aidiyet duyacağı markayı seçmeyi önemseyen gençlere hitap etmek isteyen markalar, yenilenmeyi ve onlara hitap etmeyi seçti: Bu yol da sosyal medyada bir bakışta bile tanınabilecek, fotojenik, esprili, paylaşılacak, gururla etiketlenecek; logolu, genç ruhlu, ezberleri yıkan ürünler üretmekti. (Calvin Klein'ın #mycalvin etiketini yeniden hatırlamanın vakti.) Sosyal medya, diğer alanlardaki markalar gibi moda markaları için de bir reklam mecrası; örneğin Dior'a bağlılık duymasını istedikleri gençleri yakalamanın da en uygun yolu. Eğer yeni dönemin mensuplarını cezbetmek markanın logosuna büyüteçle bakmaktan geçiyorsa, yani zamanın ruhu buysa söylenecek söz belli: "Yükseltin tavan kirişini ustalar!" Zamanın ruhunun istediğinin bu olduğunu Pinterest'in 2017 istatistiklerinden de çıkarabiliriz: Platform yetkilileri yakın zamanda, logolu ürün arama istatistiğinin önceki yıla göre yüzde 207 arttığını açıklamıştı.

"Gençlere markanın tarihini anlatırken onları heyecanlandırmak zorundasınız." diyor Dior'un kreatif direktörü Maria Grazia Chiuri. Deluxe: How Luxury Lost Its Lustre adlı kitabın yazarı Dana Thomas, lüksün ve zıttının birbirine karışmasıyla ve logoların büyümesiyle 80'lere döndüğümüzü söylerken Brown Thomas'ın moda direktörü Shelly Corkery, "Bu sezonda bütün defilelerde tek gördüğümüz şey, marka." diyor ve markaların eskiden olduğu gibi bir statü sembolü olarak değerlendirilmekten çıktığını, bugünkü kuşak için aidiyet duymanın bir yolu haline geldiğini ekliyor. Tıpkı sosyal medyada takip ettiğimiz kişilerin kendimizi ifade etme vasıtası olması gibi, ayakkabımızda markanın isminin dev şekilde yazılması da kimliğimizi yansıtmanın abartılı, tam da bu yüzden arzulanan hali.

Balenciaga'nın, Louis Vuitton'un logolarla dolu tişörtlerini görünce bir sonraki adımda daha da abartılabilecek mi, logoları vücutlarımızda dövme olarak gördüğümüz günler de gelecek mi diye düşünmeden edemiyoruz. Ya da bir noktada sınırı zorlamaktan bıkıp eski sade günlerimize dönecek miyiz? Bizim bu aşamada yapmamız gereken, dev logolu ürünleri taşımakta ne kadar istekli olduğumuza dikkat kesilerek modanın ve dönemin neresinde olduğumuzu görmek. Eski mi, yeni mi; öne çıkan mı, giderek silinen mi… 'Daha çok' görünmek istemeyenler, görünmez olmaya kendisini şimdiden alıştırabilir. Çünkü Büyüteç Çağı'nın mottosu belli: "More is more.", yani "Çok, daha çoktur."

BİZE ULAŞIN