Başka türlü bir lokanta

İki ay önce Beyoğlu'nda açılan Hayata Sarıl Lokantası, gündüzleri herkesin parasını ödeyerek, akşamları ise sokakta yaşayan evsizlerin ücretsiz yemek yediği bir konsepte sahip. Geçtiğimiz ay lokantanın konuk şefi Mehmet Gürs'tü. Evsizlerin ünlü şefin yemeklerini yediği akşam biz de oradaydık.

Yazı Türkan Doğan
Fotoğraf Arda Güldoğan

Beyoğlu, Kurabiye Sokak'ta, sıradan olmayan bir akşam... Aynı gün (12 Aralık Cuma) tüm öğleden sonrayı geçirdiğim küçük lokantanın önü bu sefer kalabalık, uğultulu ve hareketli. Akşam sona erdiğinde bu küçük kapının önünde 158 kişinin aynı şey için bir araya geldiğini öğreneceğim.

Kimi lokantanın önündeki sandalyelerde soluklanıyor kimi kafasını buğulu cama yapıştırmış içeride olup biteni görmeye çalışıyor. Birkaç çocuk dışında hemen hepsi, her yaş grubundan erkekten oluşuyor. Biraz sonra dışarıda bekleyenler arasındaki avurtları çökmüş, çelimsiz gencin aslında bir kadın olduğunu görüp, şaşıracağım.

Çoğu kat kat giyinmiş. Gözleri içeriden gelecek küçük bir harekete odaklı. Kapının her açılışı kalabalıktaki uğultuyu artırıyor. Kapının iç tarafında, 'bodyguard' görevini üstlenen; içeridekilerin de dışarıdakilerin de 'Ayşe Abla'sı; lokantanın kurucusu var. (Ona sonra döneceğim.) Göz göze geliyoruz. Kıvrak hareketlerle beni içeri alıp tok sesiyle uğultulu kalabalığa sesleniyor: "Size her gün diyorum. Yedi buçuktan önce giremezsiniz!" Kalabalığın homurtusu artıyor.

Artık küçük mekândaki dokuzuncu kişiyim. İçerisi dışarıdan daha hareketli. Ekmek kesenler, çorba kâselerini masaya götürenler, suları plastik sürahilere aceleyle dolduranlar… Tabak seslerinden mutfakta daha büyük bir hareketlilik olduğunu anlıyorum. Aralarına yeni yüzler eklense de öğlen koşturanlar hâlâ ayakta. Ünlü şef Mehmet Gürs ile göz göze geliyorum. O esnada şaşkınlığımı gizlemeye çalışıyorum. Gürs, öğle saatlerinde yemeklerini yemek için gelenleri tek tek masalara buyur etmişti. Ancak o anda sadece diğerleri gibi sade ve içten bir gönüllü. Ününü ve unvanlarını bir köşeye bırakmış, herkes gibi Ayşe Tükrükçü'nün söylediklerini dinliyor. Uyum içerisinde çalışan bu çok sesli orkestranın armonisi Tükrükçü'nün dudaklarından çıkacak kelimelere bağlı.

Ayşe Tükrükçü, "Bir anda 10 çorba isteyebilirim, hazır olun." diyor. Bir yandan masaları kolaçan ediyor bir yandan da kapının dışını gözlüyor. Kalabalık giderek artıyor. Çorbadan sonra gelecek yemeğin hazır olması gerektiğini söylüyor ve her şeyin sorunsuz olmasını istiyor. Öğlen masalarda ne gördüysem akşam da aynısını görüyorum. Aynı yemek, aynı servis ve aynı heyecan… Sadece cam sürahiler yerini plastiğe bırakmış ve servis bıçakları masalara konulmamış.

Servis ekibinden bir ses: "Tekrar çorba istediklerinde verecek miyiz?" Tükrükçü, "Hayır." diyor. Yemeklerin doyurucu olduğunu; masaya oturanların çoğu zaman karnını doyurma kaygısı taşıdığı için ikinci tabağı istediğini anlatıyor. "Son beş dakika," diyor Ayşe Tükrükçü. Tekrar bir uyarıda bulunuyor: "Siz sadece yemekleri masalara koyun. Kimseye dokunmayın ya da rahatsız etmeyin. Bu insanlar her şeye aç." Cam sürahilerin ve bıçakların güvenlik önlemi nedeniyle masalara konulmadığını anlıyorum.

Vakit tamam; saat 19:30… Kapının açılmasıyla o gün, 40. gününü dolduran 'nın 25 kişilik masa ve sandalyeleri bir anda tamamen doluyor. Beklenen konuklar, sokakta yaşayan evsizler. Bu lokanta onların…

Ayşe Tükrükçü, masaya oturan herkesi tanıyor. Onlar da Tükrükçü'yü… Telaşlı, aç ve sabırsızlar… Kaşık sesleri, bir anda tüm sesleri bastırıyor. Bir kısmının Suriyeli olduğunu tahmin ediyorum; Arapça konuşuyorlar. Üstlerindeki kıyafetlere bakıp sokakta yaşadıklarını anlamanız kolay değil. Kıyafetler yırtık, pis ya da çok eski değil. Ama belki de sahip oldukları tek kıyafet bunlar, bilemiyorum. Bazısı çok genç, henüz 20'lerinde... Bazısı çok yavaş yemek yiyor. Çoğu uzun süredir sokakta ve diş bakımı yaptıramıyor. Bazısının dişleri dökülmüş ya da dişlerindeki çürükler nedeniyle lokmalarını hızlı çiğneyemiyor.

Yemekler öğlen gördüğüm şekilde servis ediliyor. Sebze çorbasının üzeri maydanozla süslenmiş ve üzerine bir kaşık zeytinyağı dökülmüş. Kapının önünde bekleyen kalabalığın bir an önce sofraya oturabilmesi için yemeklerin hızla yenmesi lazım. Tükrükçü, ikazda bulunup yemeği kimsenin boğazına dizmiyor. Çorbanın çok lezzetli olduğu herkesin yüzünden belli. Az önce konuşulanlar gerçek oluyor. "Bir tabak daha çorba alabilir miyim?" sesi farklı masalarda yankılanıyor. Tükrükçü, "Doyurmayın kendinizi, daha börek ve tatlı var." diyor.

Rakamlar havada uçuşuyor. "Beş çorba,", "Altı börek,"… Yemekler de kirli tabaklar da hızla elden ele uzatılıyor. Mutfak ve masalar arasındaki iki metrelik hat, böylelikle hızlıca aşılıyor. "Ekmek!" sözünü duymamla o an istenilen ekmeği verecek kimsenin olmayışını fark etmem bir oluyor. Notlar aldığım defteri bir köşeye koyma vakti. Artık daha asli bir görevim var: Ekmekleri sepete dolduruyorum. Ama elbette çevremdekilere sorular sormaya devam: "Peki siz ne iş yapıyorsunuz?", "Sizin de mi ilk akşamınız?"… Mutfakta çalışanlar, reklamcılar, fotoğrafçılar, öğrenciler… Bazısı ilk bazısı da üçüncü, dördüncü kez aynı iç huzuru paylaşıyor.

Vakit geçtikçe yüzler hızla değişiyor. Ayşe Tükrükçü, şakalar yaparak masaların arasında dolaşıyor. Tükrükçü, ara ara yemekleri Mehmet Şef'in yaptığını söylüyor. Mehmet Şef'in duyduğu yok. Uzatılan bulaşıkları alıyor, keklerin üzerine sos döküyor ya da eksikleri yanındakine söylüyor. İmece içindeki herhangi biri gibi…

Kıymalı böreğin ardından gelen elmalı kek, herkesi mutlu ediyor. Kimi yavaş yiyor, kimi bir tabak da arkadaşı ya da çocuğu için istiyor. İstekler geri çevrilmiyor: Lokantaya gelemeyen evsizlere gönderilmek üzere paketler hazırlanıyor. (29 adet yemek paketi yapılıyor.)

İsmimi duyuyorum, Tükrükçü, beni kapının önüne çağırıyor. "Bak," diyor. "Burada akşam böyle. Bir de bu köşeden bak." O köşeden gördüğüm şey, yüreğimi burkuyor. Şapkasının altından solgun, ince yüzü görünen genç kadın, kimseye bakmadan yavaş hareketlerle yemeğini yiyor. Tükrükçü, mekânda yalnız olan bu genç kadının Fas'tan geldiğini söylüyor. Arkamdaki masadaki iki küçük çocuk ise babalarıyla lokantaya gelmiş. Yüzlerdeki çaresizlik genel olarak aynı. En azından birkaç kişinin hikâyesini öğrenmek istiyorum. Ancak Tükrükçü, onları rahatsız edebileceğimiz kaygısıyla kimseyle konuşmamıza izin vermiyor. Çoğu ürkek ve çekingen. Sokaklarda yaşamın getirdiği, korku kaynaklı, anlayamayacağımız bir his.

Yemek, saat 21:00'a kadar devam ediyor. Hayata Sarıl Derneği'nin Kurucu Üyesi ve Fikir Annesi Ayşe Tükrükçü ve Yönetim Kurulu Başkanı Dilara Moran ile iki gün sonra tekrar buluşmak üzere mekândan ayrılıyorum.

Her şey, bir önce yıl önce "Gastronomi aracılığıyla dünyayı nasıl daha iyi bir yer haline getirebiliriz?" sorusuna yanıt arayan 'Yedi Konferansı'nda başlamış. Teması, 'Geri Ver' olan konferansın katılımcılarından biri de Ayşe Tükrükçü'ymüş. Ayşe Tükrükçü'ymüş çünkü onu tanıyınca konsepti geri vermek olan bir etkinlikte ondan daha özel bir ismin akla gelmesi zor. 'Yedi Konferansı'ndan önce size Ayşe Tükrükçü'yü anlatmalıyım.

Ayşe Tükrükçü'yü çoğumuz, Şefkat-Der aracılığıyla tanıdık. Gazetelere 'Evsizlere her akşam çorba dağıtan kadın' başlıklarıyla haber oldu. Tükrükçü, eski bir evsiz. Hayatı çok zor koşullar altında geçmiş. Gazetelerin üçüncü sayfalarına malzeme olabilecek bir yaşantısı olmuş. Dört buçuk ay sokaklarda yaşamış. Sokaktan kurtulduğunda ise sokaktaki hayatı hiç unutmamış. O gün bugündür, bir zamanlar içlerinden biri olduğu evsizler için yapabileceği her şeyi yapıyor. İlk yaptığı, Şefkat-Der ile evsizlere çorba dağıtmak olmuş. 'Yedi Konferansı'na çıkma nedeni de buymuş. Sokakta yaşadıklarını anlattığında konferanstaki herkes, hüngür hüngür ağlamış. Tükrükçü o gün, bir dernek kurmak istediğini ve sokakta yaşayan evsizleri hayata geri kazandırmak istediğini anlatmış. Onlara psikolojik destek ile iş imkânı vererek hayatlarını geri kazanmalarına yardım edebileceklerini uzun uzun anlatmış. Eğer günün birinde bir dernek kurarsa ilk projesinin evsizlerin de çalışabileceği bir lokanta açmak olduğunu söylemiş. Bu konferansta söz sırası geleneksel aşevlerini yeniden tanımlayan 'Ruh için yemek' (Food for Soul) hareketiyle ses getiren, Massimo Bottura'ya geldiğinde ise ünlü şef, Ayşe Tükrükçü'nün anlattıklarını kast ederek "Bu konuşmadan sonra ben ne söyleyebilirim ki?" demiş ve günün birinde Ayşe Tükrükçü'nün hayali gerçek olur da evsizler için bir lokanta açabilirse kendisinin de İstanbul'a gelip ona destek vereceğini söylemiş. (Massimo Bottura'nun bu yıl içinde Hayata Sarıl Lokantası'na gelip yemek pişirmesi bekleniyor.)

Ayşe Tükrükçü, her şeyin yaklaşık iki buçuk yıl önce evsizler için kurumsal bir yapı geliştirme fikriyle ortaya çıktığını söylüyor. 'Çorbada Tuzun Olsun' projesinin hali hazırda devam ettiğini; buradaki amacın ise sokakta yaşayanların ayağına çorba götürmek değil de onlara iş ve yaşama hakkı vermek olduğunu anlatıyor.

Peki, 'Yedi Konferansı'ndan sonra ilk adımı nasıl atmış Tükrükçü? Yaptığı konuşmanın ardından konferansın ana sponsoru olan şirketlerden birinin 10 bin TL'lik bağışıyla ilk adımı attıklarını; altı kişilik gönüllü yönetim kurulu üyesiyle beraber Hayata Sarıl Derneği'ni kurduklarını söylüyor. Derneği kurmalarının ardından ise bir yardım kampanyası organize edilmiş. Eşin, dostun haberdar edildiği bu kampanyada derneğin kasasına 25 bin TL daha girmiş. Beyoğlu, Kurabiye Sokak'taki bu küçük mekânın yeri bulunduğunda ise evsizlerin de hepimiz gibi bir lokantada yemek yeme hakkından yola çıkılarak geçtiğimiz 2 Kasım'da, gündüz herkesin parayla; akşamları ise evsizlerin ücretsiz yemek yiyebildiği bu lokanta açılmış.

Derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Dilara Moran, eski bir reklamcı. 3,5 yıl önce 'Çorbada Tuzun Olsun' ekibiyle birlikte akşamları evsizlere çorba dağıtırken Ayşe Tükrükçü ile tanışmış. Bu tanışıklık Moran'ın farkındalığını arttırmış. "Sokakta yaşayan, toplumda yok sayılan kişileri hemen her gün sokakta görüyoruz. Ama ne yapabileceğimizi, onlara nasıl yardımcı olabileceğimizi tam olarak bilmiyoruz. Ayşe Abla'yla tanıştıktan sonra neler yapabileceğimizi öğrenmeye başladık. Bize hayalinden, ülkemizde olmayan şeylerden bahsetti. Araştırdık ve gerçekten gördük ki toplumda yok sayılan insanlara destek olacak bir kurum yok. İrili ufaklı dernekler olsa da imkânları oldukça kısıtlı."

Hayata Sarıl Lokantası'nı özel kılan pek çok özellik var. Birincisi; akşamları evsizlerin lokantada ücretsiz yemek yiyebilmesi. İkincisi ise; lokantada çalışan beş kişiden üçünün (Ayşe Tükrükçü de dâhil.) eski evsiz olması. Tükrükçü dışındaki bu iki kişiden biri şu anda bir pansiyonda kalıyor, diğeri ise tekrar ailesinin evinde kalmaya başlamış. Kendisi de yetiştirme yurdunda büyüyen; 1992 yılında ilk defa 'Sokak Çocukları Derneği'ni kuran Yusuf Kulca da Hayata Sarıl Lokantası'nda çalışan bu üç kişiye, haftada iki saat psikolojik destek veriyor. Amaç, Tükrükçü dışındaki bu iki kişinin altı ayın sonunda yeni bir işe başlaması ve hayata gerçek anlamda hazır olması.

Neden Beyoğlu'nu seçtiklerini soruyorum. Dilara Moran, Beyoğlu'nu dolaştığımızda sokakta yaşayan pek çok kişiyle karşılaşabileceğimizi söylüyor ve ekliyor: "Burası kalabalık bir bölge. İsterlerse gözüküyor, istemezlerse gözükmüyorlar."

Lokantada çalışan hiçkimsenin bir işletmecilik deneyimi yok. Bu nedenle zor olup olmadığını Dilara Moran'a soruyorum. Zor olduğunu söylüyor Moran, çünkü kendileri için de farklı ve yeni bir deneyimmiş. "Bu ayın sonunda anladık ki biz burayı bir lokanta olarak görmüyoruz. Evet, burada yemek satabilmeliyiz ki akşamları evsizler
gelip ücretsiz yemek yiyebilsin, ama burası daha çok, gelecekte açmak istediğimiz rehabilitasyon merkezinin küçük bir versiyonu. Yapmak istediğimiz bunun büyüğü. İş disiplini nasıl kazanılır ya da biriyle nasıl iletişime geçilir? Hayata dönen arkadaşlarımız burada bunu öğreniyor."

Hayata Sarıl Lokantası, pazar günleri hariç her gün saat 11:00 ila 19:00 arasında açık. Akşam saat 19:00'dan sonra ise evsizler, mekânda ücretsiz yemek yiyebiliyor. Mekândaki diğer bir hoş uygulama ise 'Askıda Yemek'. Askıya bırakacağınız 10 TL ile bir evsiz ücretsiz yemek yiyebiliyor. Lokantanın sloganı bu yüzden "Bedenin de Beslensin Ruhun da." Moran anlatırken bir beyefendi elindeki poşetlerle içeri giriyor. Poşetlerde artisan ekmekler var. Haftada birkaç defa mekâna ücretsiz ekmek getirebileceğini söylüyor bu kişi. Dayanışma elden ele büyüyor.

Ayşe Tükrükçü, lokantanın fikir annesi olduğu gibi yemeklerin de bir kısmını yapıyor. Her gün iki çeşit çorba, sıcak ve zeytinyağlı yemekler ile makarna çeşitleri, mönüdeki yemekler arasında. O gün ne yemek yapılacağı ise eldeki malzemelere bağlı. Yemeklik malzemeler tedarikçilerden direkt alınmıyor. Kira, çalışanların maaşları ve mekânın aylık giderleri gibi ödeme kalemlerinin olması, yemeklerde kullanılacak malzemelerin uygun fiyata satın alınmasını gerektiriyor. Neyse ki imdada Hayata Sarıl Lokantası'na ücretsiz ürün gönderen ya da indirim yapan tedarikçiler yetişiyor. Lokantanın faaliyetini sürdürülebilir kılan unsurlardan biri de geçtiğimiz Şubat ayında kurulan 'Fazla Gıda' platformu. Büyük marketlerin atmak için ayırdığı; şekilleri 'bozuk' olan ya da rengi market raflarında görmeye alıştırıldığımız canlılıkta olmadığı için atılmak üzere ayrılan meyve ve sebzeleri toplayan Fazla Gıda platformu, Hayata Sarıl Lokantası'na haftada ortalama üç kez ürün alabilecekleri süpermarketleri işaret ediyor. Lokanta, Fazla Gıda'nın söylediği süpermarketlere gidip kusurlu meyve ve sebzeleri alıp mekânlarını sürdürülebilir kılmaya çalışıyor.

Dilara Moran, mekâna günde yaklaşık 30 müşterinin geldiğini; ekip yemekleri için uygun oldukları gibi 'catering' de yapabileceklerini söylüyor.

Ayşe Tükrükçü ve Dilara Moran ile sohbet ederken müşteri sandığım, 50'li yaşlarındaki bir beyefendi söze giriyor. Bu kişi, eski bir evsizmiş. "Acılarım çok büyüktü ve hiçbir yere sığamadım." diyen bu beyefendi, 2,5 yıl boyunca sokakta yaşamış. Osmanbey'deki iki metrekarelik tezgâhında sattığı elektronik eşyalarla hayata tutunmuş. Lokantadan arkadaşı vesilesiyle haberdar olmuş. Hâlâ pansiyonda kalıyormuş. Gazeteci olduğumu söyleyip konuştuklarımızı yazıp yazamayacağımı soruyorum. Sorun olmayacağını söylüyor. 18 yaşına kadar yetiştirme yurdunda yaşamış. Özellikle çocuklar konusunda çok hassas. Lokantaya nasıl bir katkısı olabileceğini soruyor. Ayşe Tükrükçü, "Yapacak çok şey var. Burası yeni bir mekân. Arada gelip yemek yiyebilirsiniz." diyor. Beyefendi, bunun için vaktinin olmadığını anlatıyor. Bu ay çıkacak bir şiir kitabı yazdığını ve tüm gelirlerini Kasımpaşa Çocuk Yuvası'na bağışlayacağını da söylüyor bu kişi. Daha sonra tekrar uğrayacağının sözünü vererek beş kişilik 'Askıda Yemek' ücreti bırakarak mekândan ayrılıyor.

Türkiye'de evsiz sayısına dair net bir veri ya da güncel bir araştırma yok. Şefkat-Der verilerine göre tüm Türkiye'deki evsiz sayısı yaklaşık 100 bin. Buna bir de yaşanan mülteci krizi eklendiğinde rakamların iyice yükseldiğini tahmin etmek güç değil. Evsizlerin yoğun olarak yaşadığı ilin İstanbul olduğu tahmin ediliyor. Binlerce kişi, karda kışta ve yağmurda her türlü tehlikeye açık halde yaşıyor. Peki, evsizlik nasıl bir ruh hali? Bir evsiz en çok neyin özlemini çeker? Hayata Sarıl Lokantası'na dair sorularımdan sonra Tükrükçü'ye hakkında merak ettiklerimi soruyorum. Kirasını ödeyemediği için evinden atıldıktan sonra 4,5 ay boyunca sokaklarda yaşayan Ayşe Tükrükçü, önce bağlantı kuramadığım bir örnek veriyor. Lokantanın dış kapısındaki ayaklı kolon küllüğü işaret edip aslında bu küllükleri mekânda görmek istemediğini ancak sigara içenler yüzünden mecbur kaldıklarını söylüyor. Ve bana soruyor: "Hastanelerin acil servislerindeki küllüklere atılan tostların tadını bilir misin? Ya da acil servislerde doktor çağırıyor diye elindeki çayı küllüğe attığın oldu mu hiç? O çayı küllüklerden kim alıp içiyor peki? Ya da aynı pantolonu, aynı iç çamaşırını 38 gün boyunca giydin mi hiç?" Tükrükçü, anlatırken başınızı yerden kaldırmanız pek mümkün değil. Anlattıkları zorlu bir hayatın sadece küçük bir parçası. Tükrükçü, evsizliği boyunca geceyi daha güvenli olduğu için hastanelerin acillerinde geçirmiş. Günün birinde bir güvenlik görevlisi ona hastanede hasta refakatçisi olarak çalışabileceğini söylemiş. Hayata tekrar refakatçilikle tutunmuş. Sonra yolu Şefkat-Der ile kesişmiş. Evsizlere çorba dağıtmakla başladığı yolculuğu Hayata Sarıl Derneği ile sürmüş. Hayali yakın gelecekte evsizlerin banyo yapabileceği; çamaşırlarının yıkanabileceği ve konaklayabilecekleri bir rehabilitasyon merkezi açmak.

Yeni hayatında nasıl hissettiğini soruyorum Tükrükçü'ye. 20 yıl sonra ilk defa sigortalı bir işe sahip olduğunu anlatıyor. "İlk defa insan yerine konuluyorum. Aybaşında maaşım bankaya yatırılıyor. Üstelik sorgulanmadan ve yargılanmadan… Hayatım artık geçmişle değil, gelecekle ilgili. Burası benim her şeyim, çünkü beni hayata döndürdü."

Ayşe Tükrükçü ile konuşurken her şeyi başarabileceğinizi hissediyorsunuz ve dünyayı güzelliğin kurtaracağını. Çok yaşa Ayşe Abla!

BİZE ULAŞIN